28 Ekim 2014 akşamı, Kadıköy Postanesinin önündeki trafik ışıklarında, gece mavisi şişme montunun altında, dışı 28, içi 8 yaşında bir kız çocuğu ağlıyor. Biraz önce çok sevdiği aşkı, en yakın arkadaşı ve kahramanı yağmur adam, içinde onun olmadığı bir ülkeye kesin dönüş yapmış. Göğsü daralıyor, yüreği kanıyor. Mutlaka bir yerlerde Ahmet Kaya’dan ‘Olmasaydı Sonumuz Böyle’ çalıyor ama o, canının acısından başka bir şey duymuyor. ‘Şimdi karşıya geçebilirsiniz.’
8 Kasım 2014 sabahı Gaziantep-Nizip yolundayız. Kiraladığımız minibüste Ahmet Kaya çalıyor. Annemin deyimiyle ben, arkadaşlarımın ‘gezi gözlem kolu’yum, bir rota belirleyip yolculuğa ve kalınacak yere dair gerekli araştırmaları yaptıktan sonra o yola uygun gördüğüm arkadaş ya da arkadaş grubuma teklif sunuyorum. Aylar öncesinden kafama bir Antep gezisi koymuş, bu yolculuk için de teklifimi üniversiteden dostlarım ‘kızlar’a sunmuşum. Ben hariç hepsi evli/sevgilili olduğundan, onların erkekleriyle beraber 11 kişilik bir yol ekibi kurmuşum. 3 çift son anda çeşitli sebeplerle fire verince, İstanbul’dan Seda-Burhan, İzmir’den Özlem-Eriş çifti ile 7 Kasım 2017 Cuma gecesi Antep’te buluşmuşuz, Antep’in meşhur İmam Çağdaş Lokantasında Antep mutfağına ve baklavasına giriş yapmış, ardından yüz küsur yıl önce tütün hanı olarak yaptırılan Bayazhan’da oturmuşuz. Sabah erkenden kiraladığımız minibüs bizi kaldığımız Gaziantep Öğretmen Evinden almış, Nizip yolundaki Belkıs antik kentine gidiyoruz. Çiftli yetişkinler dünyasının tek sayısıyım artık. Bazen hüzünleniyor, bazen (onlar cilveleşirken ya da tartışırken) ne yapacağımı bilemiyor, çoğu zaman da onları fazla yetişkin bulup özgür çocukluğumla eğleniyorum. Şimdi ön koltukta hüzünlenmiş, yoldaki fıstık ağaçlarına baka baka ‘Giderim’ diyen Ahmet Kaya’ya eşlik ediyorum.
Belkıs antik kenti, Büyük İskender’in M.Ö 3.yy’da Fırat Nehri kenarına kurduğu bir şehirmiş. Kervan yollarının üzerinde olduğu için zamanla epey zenginleşmiş. Daha sonra (M.Ö. 1.yy’da) Romalılar burayı ele geçirince adını ‘Zeugma’ (Köprü) olarak değiştirmişler. 1990’larda GAP Projesi kapsamında kurulan Birecik Barajı ile antik şehrin büyük bir kısmı sular altında kalmış. Çıkarılan mozaikler Gaziantep Mozaik Müzesinde sergileniyormuş. Şehrin sütunlarının bulunduğu ve kazının hala devam ettiği kapalı bölüme göz atıp dışarı çıkınca, şoförümüz Kadir Bey bize etraftaki fıstık ağaçlarını gösteriyor. Fıstık fidanının erkeği ve dişisi olurmuş, erkeğine ‘karagöz’ denirmiş. Karagözler, arılar yoluyla dişi ağaçlara polenlerini gönderip onları döllermiş. Dişiler hep üretici!
Belkıs’tan sonra Urfa sınırına girip Birecik’teki kelaynak kuşlarının yetiştirildiği çiftliğe uğruyoruz. ‘Birecik Kelaynak Üretim İstasyonu’. Birecik, nesli tükenmekte olan kelaynakların göç yolları üzerinde bulunuyormuş. Kelaynaklar, üreme dönemleri olan kış aylarını Birecik’in mağara ve oyuklarında geçirip her yıl 14 Şubat’ta göçe başlıyorlarmış. Ertesi kışa kadar çok az bir kısmı geri dönüyormuş. 2014 itibariyle Türkiye’deki kelaynak sayısı 166’ya düşmüş. Birecik Kaymakamlığı bu istasyon ile kelaynak ve türevi kuşların neslini korumaya ve sayısını arttırmaya çalışıyor. Girişte bir sürü kuş resmi, bilgisi ve ismi var. ‘Alyanaklı Arap Bülbülü’ mesela, ne tatlı 🙂
Birecik’ten Halfeti’ye varıyoruz. 2013 yılında ‘Sakin Şehir’ (Cittaslow) seçilen Halfeti, 2000 yılında açılan Birecik Barajı sebebiyle kabaran Fırat Nehrinin suları altında kalan, Urfa’nın küçük bir ilçesi. Merkezdeki ve merkeze bağlı Savaşan Köyündeki insanlar birkaç km öteye yerleştirilmiş, eski köyün üzerindeki baraj gölünde tekne turu yapılıyor. Biz de tekneye binip civarı ve bir zamanlar Antep-Urfa sınırını oluşturan Rumkale’yi izleyeceğiz. Rumkale, eski bir Hristiyan köyü. Tepede ve bir zamanlar Fırat Nehri kıyısında kalan köyde 12. yy.’da 30 m’lik bir uçurumun oyulmasıyla yapılmış, içinde bir kilise ve manastırın bulunduğu ibadethane kompleksi var. Tekne bir ara köyün hala su üzerinde kalan kıyısında, şimdi çay bahçesi olan Yunus Dayının mekanında duruyor. Yunus Dayı, 70’li yaşlarında, dünyaları gezip memleketi Urfa’ya geri dönmüş, sohbeti tatlı bir amca. ”Hayatında deniz görmemiş Urfalı çocuklar burada tekneci, balıkçı oldular” diyor. Terk edilmiş köyün bir zamanlar yükseği sayılan, şuan sular üzerinde kalmış olan sokaklarına doğru çıkıyoruz biraz. O evleri terk etmek zorunda kalmış insanlar için çocukluğunu sel alması nasıl bir duygudur acaba?
Tekne turundan sonra Halfeti’nin kıyısındaki dubalara kurulmuş bir restoranda yemek yiyoruz. Antep-Urfa hattında ne yesek ben tadına bayılıyorum ama sanırım arada kazıklanıp yemeğe haddinden fazla para veriyoruz. Halfeti’den Antep’e dönecekken şoförün iknasıyla Urfa merkez yoluna çıkıyoruz. Tabi ki Göbeklitepe’den geçerek.
1995 yılında Urfalı bir çiftçi, tarlasında bulduğu bir taşı Şanlıurfa şehir müzesine götürmüş. Müzedekiler pek ilgilenmeyip bir kenarı koymuşlar taşı. Ta ki 2000’lerin 2. yarısında Alman bir arkeolog (Klaus Shmitd) gelip bu taşla ilgilenene kadar… Hikayeyi, akşam güneşinde bize açık hava müzesini gezdiren genç adam anlatıyor. Meğer kendisi o çiftçinin torunuymuş ve dedesinin bulduğu o taş ile şuan dünyanın en eski tapınağı kabul edilen Göbeklitepe kazıları başlamış. Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl öncesine dayandığı söylenen dikili taşlar, duvarlardaki kabartmalar ve heykeller, insanlık tarihinin ilk inançlarına dair bilgi veriyormuş. On iki bin yıl! Kazı çalışmalar devam ediyor ve çıkarılan parçalar Urfa Müzesine götürülüyormuş. Genç rehberimiz Tarık, arkeoloji bilimi için devrim niteliğinde olan bu kazılardan sonra, tarlası kamulaştırılan dedesine devletin çok küçük bir miktar kamulaştırma bedeli verdiğini, dedesinin başlattığı hukuk mücadelesinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) gittiğini ama yaşlı adamın sonucu göremeden vefat ettiğini anlatıyor.
Güneş batıyor, Karaköprü üzerinden Urfa’ya varıyoruz. Yol arkadaşlarım arkada uyukluyor, ben Diyarbakırlı olduğunu öğrendiğim şoförümüzle Mezopotamya muhabbetine dalıyorum. Urfa’nın Suriye sınırındaki Arap köyü Çaylı (Alelbero), ilkokul öğretmeni babamın 1976’da, 19 yaşındayken atandığı ilk görev yeri. Çocukluğum onun Urfa anılarını dinlemekle geçmiş. Bu sefer ben o anıları şoföre anlatıyorum. Karaköprü, o zamanlar şehrin girişinde küçük bir köymüş. Şimdi lüks apartmanlarıyla Urfa’nın Ataşehir’i. ‘’Kara köprü narlıktır, güzellik bir varlıktır…’’
Önce şehir merkezinde dürüm yiyecek, ardından bakırcılar ve baharatçılarla dolu eski şehrin çarşısına gideceğiz. Urfa, Mezopotamya’nın en eski şehri. 9000 yıllık tarihi olduğu söyleniyor. Hz. İbrahim burada doğmuş, Hz. Eyüp burada yaşamış. ‘Peygamberler Şehri’ denmiyor boşuna. Urfa Kalesinin önündeki Balıklıgöl (Aynzeliha), Hz. İbrahim’in dönemin zalim hükümdarı Nemrut tarafından kaleden ateşe atıldığında düştüğü yer olarak biliniyor. Rivayete göre, putperest Nemrut’a karşı gelen Hz. İbrahim’in düştüğü yer bu göle, ateşin odunları ise balıklara dönüşmüş. Hz. İbrahim’in doğduğu mağara Mevlit-i Halil Cami olmuş, Balıklıgöl’ün hemen yanında. Gölden sonra bir de Eyüp Sultan Makamı denilen, Eyüp Peygamberin çile çektiği ve insanların sabır dilemek için ziyaret ettiği türbeye gidiyoruz.

Sonra da şoförümüzün ayarladığı ve benim çok hevesli olduğum sıra gecesini izlemek üzere Urfa’nın antik dönemdeki ismini almış Edesa Konağına geçiyoruz. Lakin bundan sonrası benim için büyük bir hayal kırıklığı! Yıllardır TRT’de gördüğüm bir örnek giyimli, utlu, cümbüşlü, kemanlı, klarnetli, kanunlu amcalarla bol Urfa türkülü bir gece hayal ederken, alçak tavanlı bir konağın alt salonunda bir org, bir bağlama ve bir darbuka eşliğinde Özcan Deniz’den ve İbrahim Tatlıses’ten arabesk şarkılar söyleyen bir grupla karşılaşıyorum. Bir saat kadar heyecanla bekliyorum, hiçbir Urfa türküsü çalınmıyor. Ne Urfalıyam Ezelden, ne Urfa’ya Paşa Geldi, ne Urfalıyam Dağlıyam, ne de Urfa’nın Etrafı Dumanlı Dağlar… Kazancı Bedih diye kıymetli bir sanatkarları varken bir kere, Özcan Deniz niye? Derlediği ve söylediği zengin türkülere rağmen Urfa’nın yoksul bir mahallesinde soba gazı zehirlenmesinden ölen Kazancı’nın (Bedih Yoluk, 1929-2004) kemikleri sızlıyordur bence Urfa’nın o yavan konaklarında. Kızıp huysuzlanıyorum, başka bir konağa gidelim diye tutturuyorum. Grubum yorulmuş, iletişimsiz bir gerginliğin sonunda kös kös minibüsümüze binip Antep’e dönüyoruz. Urfa-Antep yolu, Suriye’deki savaştan kaçmış mülteci kamplarıyla dolu. 2 gün boyunca konuştuğumuz tüm Urfalılar ve Antepliler, Suriyelilerden şikayetçi. Kim, yaşadığı yeri, dilini bilmediği diyarlarda sefil olup otoban kenarındaki çadırlarda hayatta kalmaya çalışmak uğruna terk eder ki!
Ertesi sabah Antep’te kahvaltıya gitmeyi planladığımız yer kapalı olduğundan ve Antepliler yer tarifi konusunda pek iyi olmadığından kahvaltı için umduğumuzdan fazla vakit harcayıp Zeugma Mozaik Müzesine varıyoruz. 2011’de açılan ve Fırat Nehri civarındaki Roma antik şehirlerinden çıkarılan mozaik kabartmaların sergilendiği müze, dünyanın 2. büyük mozaik müzesiymiş. (1.si Antakya’da). Yol arkadaşlarım kulaklıklı rehber alıp uzun uzun her mozaiğin hikayesini dinliyor, ben cimrilik yapıp almıyorum ama sonradan pişman oluyorum. Müzenin en meşhur mozaiği, Belkıs şehrinden çıkarılan ‘Çingene Kız’. Figürün, yer tanrıçası ve tanrıların anası ‘Gaia’ olduğuna dair görüşler varmış.
Son günümüzün ikinci yarısında çarşıya gelip Tahmis Kahvecisine varıyoruz. 1600’lerde yapılan eski bir han burası. Yangınlara rağmen her seferinde restore edilerek dibek kahvesiyle meşhur kalmayı başarmış. Kahvenin içinde yer yok, karşı kaldırımdaki bahçesine oturuyoruz. Önceki gece izleyemediğim bir örnek giyimli, kemanlı, klarnetli sıra gecesi ekibi bahçede çala söyleye dolanıyor. ‘Mektebin bacaları…’ Keyifleniyorum. 🙂
Yol arkadaşlarım bir yere oturunca, bana uzun gelen bir süre keyif yapmak isteyenlerden. Tek başıma çıkıp sokakları arşınlamayı da akıl edemediğimden, o gün listemde olmasına rağmen Antep’teki Emine Göğüş Mutfak Müzesine ve Cam Müzesine gidemiyorum. Hava kararırken hızlıca yarısı kapalı Bakırcılar Çarşısında dolanıyorum. Açık bulduğum bir kutnu dükkanına giriyorum. İçerideki esnaf coşkulu bir Antep ağzıyla konuşuyor. Yabancı Damat dizisindeki Baklavacı Kahraman Usta (Erdal Özyağcılar) gibi. 🙂 Kutnu, dünyada sadece Antep’te üretilen, ismi ‘koton’ dan (pamuktan) gelen, pamuk ile ipek karışımı bir kumaş. Halk oyunlarında Antep oynarken giyilen eteklikler ve şalvarlar yani. İpek Yolu Antep üzerinden de geçtiği için ünü dünyaya yayılmış. Çarşıdan bana sipariş edilen baharatlardan, fıstıktan ve Çelebioğlu’nun şahane baklavasından alıyorum hediyelik. Zincirli Bedesten ve uzaktan Antep Kalesi derken şehri bitiriveriyoruz.
Son durağımız sora sora bulduğumuz Küşlemeci Mehmet Usta. Küşleme, koyunun sinir bulunmayan boyun bölgesinden alınıp ızgara edilen bir et. 2 gündür yediğimiz tüm güzel yemeklerin içinde lezzette en üst nokta oluyor o son yemek. Sırf yemek turizmi için Antep’e tekrar gelinir, diye yazacağım dönüş uçağında defterime. Bir de göremediğim eski sokaklarını, tarihini, müzelerini ve şehrin mültecilerle dolu şimdisini düşüneceğim.
10 Kasım 2016 akşamı, Ankara Adliyesinin çıkışındaki trafik ışıklarındayım. Tüm gün boyunca içinde Antep ve Urfa geçen bir sürü cümle işitmişim. Yok, türkü söylenmemiş, 4. Ağır Ceza Mahkemesinin salonunda, 10 Ekim 2015 sabahı Ankara Garının önünde 100’den fazla insanın ölümüne sebep olan sanıklar dinlenmiş. 2 sonbahar öncesi dolaştığım mahalleler, IŞİD çetelerinin palazlandığı yerler olarak zapta geçmiş, mağdur yakınları sinir krizleri geçirmiş. Antep ve Urfa binlerce yıllık kültürlerine ve türkülerine rağmen bunca zalimi nasıl beslemiş? Bir sürü dumanlı dağın bir sürü ceylanı avlanmış. Bir sürü insan kahramansız kalmış. 2 sonbahar öncesi, Kadıköy Postanesinin önündeki gibiyim. Göğsüm daralıyor, yüreğim… ‘Şimdi karşıya geçebilirsiniz…’

1 Comment