BUDAPEŞTE; Pal Sokağı Çocuklarının Şehri

      ‘’Hayatta tesadüflerin önemli yeri vardır. Örneğin, bundan yüz yıl önce Ferenc Molnar’ın edebiyat öğretmeni, bir gün lisede mütevazı bir okul gazetesi yayımlamaya girişmese, bugün belki de Pal Sokağı Çocukları romanı olmayacaktı.’’ diyor çevirmen Tarık Demirkan, ‘Pal Sokağı Çocukları’nın önsözünde.* ‘Pal Sokağı Çocukları’, Budapeşteli bir grup çocuğun, oyun oynadıkları arsayı kaybetmemek için verdikleri mücadeleyi ve çocuk dünyalarına yerleştirdikleri bir sürü insani değeri anlatır. Hem çocukken, hem yetişken iken okuduğum, en sevdiğim çocuk kitabıdır. 2007 yılında, kitabın yazılışının 100. yılı anısına, yazarı Ferenc Molnar’ın Budapeşte’deki evinin sokağına, roman kahramanlarının bronz heykellerinin yapıldığını öğrenmiş, Budapeşte’yi çok merak etmiştim. Meğer beni Budapeşte’ye götürecek tesadüf, İstanbul Folklor Derneğiymiş.

1-

       Festival yolundaki 2. günümüzde, 9 Temmuz 2014’te varıyoruz Budapeşte’ye. Keleti Tren Garının karşısındaki otelimize eşyalarımızı bırakıp Tuncay Hoca’nın rehberliğinde önce Kahramanlar Meydanına çıkıyoruz. (Hösök Tere) Meydanda 1896’da inşa edilen Milenyum Anıtı ve 895 yılı civarında, Doğu Avrupa’daki Karpat Dağlarına yerleşmiş 7 Macar kabile liderlerini temsil eden heykeller var. Sağında ve solunda şehrin güzel sanat galerinin bulunduğu meydan, Budapeşte’nin neredeyse tüm politik olaylarının şahidi olmuş. Meydandaki diğer heykeller, savaşı ve barışı anlatıyormuş. Etrafta kadehlerini neşeyle kaldırıp bira içen gruplar var. Keyiflerine selam verip meydanın arkasındaki şehir parkı Varosliget’e geçiyoruz.

CIMG4156        İçindeki ağaçların 1700’lerde dikildiği rivayet edilen Varosliget Parkı, dünyanın en eski kamusal parklarındanmış. Yeşili bol, rengarenk çiçeklerin içinde Vajdahunyad Kalesi ve küçük bir göl var. Göl kışın buz tutuyormuş da üzerinde paten kayılıyormuş. Kale ise Frankeştayn’nın evi gibi 🙂 ‘Transilvanya tarzı’ deniyormuş bu mimariye. Parkta gülüşerek çektirdiğimiz fotoğraflardan sonra Andrassy Bulvarına doğru devam ediyoruz. Görkemli opera binasının, şehir konservatuarının, çeşitli sanatsal ve akademik birleşimlere ev sahipliği eden yapıların yer aldığı, UNESCO Dünya Mirasına girmiş, şehrin en meşhur caddesi burası. Bulvarın ara sokaklarında dolaşıp barların ve kafelerin olduğu Listz Ferenc Ter’i buluyor, ayrı gruplar halinde yemek yiyoruz. Yol yorgunluğundan o gece Budapeşte’yi pek algılayamadığımız için, Kezmarok’taki yurt odamızda vakit buldukça, dönüşte tekrar uğrayınca görmek istediğimiz yerleri araştıracağız Elçin’le. Ben tabi, ‘Pal Sokağı Çocukları’ diye tutturacağım.

        Festivali bitirip 14 Temmuz öğleni Budapeşte’ye tekrar vardığımızda, Tuna Nehri’nin ayırdığı Buda ve Peşte’yi, Zincirli Köprüyü görünce fark ediyoruz. 1840’larda yapılan ve Macaristan’ın ilk asma köprüsü olan Zincirli Köprü sayesinde Tuna’yı sallarla aşmaya çalışan iki şehrin, Buda’nın (Budin) ve Peşte’nin insanları rahata ermiş. Köprünün gece de, gündüz de görülmeye değer bir güzelliği var. Otele gitmeden önce Budin Kalesine ve hemen altındaki Aziz Matthias Kilisesiyle Balıkçı Tabyasına götürüyor bizi Tuncay Hoca. Buda (Budin), tarih derslerinde okuduğumuz Mohaç Meydan Savaşıyla (1526) Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı topraklarına kattığı şehir. Tepedeki kaleye çıkan yol, Arnavut kaldırımlı ve cıvıl cıvıl hediye dükkanlarıyla dolu. Vitrinlerde Budapeşte’nin sembolü ahşap bebeklerin envai çeşidi var. Bu bölge de UNESCO Dünya Kültürü Mirası Listesine alınmış.

            Aziz Matthias Kilisesi, 14. yüzyılda Macarların önemli hükümdarı Kral Matthias için yapılmış ama Mohaç’tan sonra Kanuni tarafından camiye çevrilmiş. 1600’lerde Osmanlının Budin’in kaybetmesi ile yeniden kiliseye dönmüş. İnsanlık tarihi, binaların içindeki seslerin ve duaların değişmesinden oluşan bir devir-daim galiba. Balıkçı Tabyası, kilise kadar eski değil. 1900’lerin başlarında, vakti zamanında, savaşlarda şehri savunmak için büyük çabalar veren balıkçıların anısına yapılmış. Kahramanlar Meydanında sembolize edilen 7 Karpat kabilesinin liderleri için buraya da 7 küçük kule yapılmış ki, masal evlerine benziyor her biri. Şehrin en güzel manzarası; Tuna Nehri, Zincirli Köprü, Parlamento Binası ve Margaret Adası hep birlikte buradan görülebiliyor.

CIMG4541

          Budin Kalesi 1247’den, 1526’daki Mohaç Meydan Savaşı’na kadar Macar Krallarının hem yaşadığı, hem ülkeyi yönettiği mekan olmuş. Mohaç ile harap olan kale, 1686’da Habsburg Hanedanlığının şehri Osmanlıdan geri almasıyla yenilenmiş ancak 1930’larda bu kez de 2. Dünya Savaşından büyük zarar görmüş. Son 70 yıldır sakince şehir manzarasını izliyor, biz de de yaz günü turist sesleriyle onu izliyoruz biraz.

CIMG4562         Ardından otobüsle Rozsadomb Mahallesine geçiyoruz. Mahallenin tepesinde Kanuni Sultan Süleyman’ın 1531’de Budin eyaletine gönderdiği Bektaşi dervişi Gülbaba’nın Türbesi var. Asıl adı Cafer, doğum yeri Merzifon olan Gülbaba, Mohaç’tan sonra Budin’e yerleşerek burada bir Bektaşi tekkesi kurmuş. Aynı zamanda Kanuni’nin çok sevdiği bir savaş adamıymış. Sarığında her daim bir gül bulundurduğundan ismi ‘Gülbaba’ kalmış. Macarlar tarafından da çok sevilirmiş Gülbaba. Öyle ki, ölünce gömüldüğü yer, Macarca ‘Rozsadomb’ (Gültepe) adını almış. Savaşlardan zarar görse de, 1997’de Türkiye-Macaristan işbirliği ile yenilenen türbenin Budapeşte manzaralı bahçesi hala rengarenk güllerle dolu. Gülbaba’ya dileklerimizi söyleyip nihayet otelimize varıyoruz.

          Eşyalarımızı odaya attıktan sonra Elçin ve Nurtenle kimselere ses etmeden Pal Sokağı Çocuklarının peşine düşüyoruz. Bir yerlerden öğrenmişim, arkadaşlarım Prater Caddesinde (Prater Utca) bekliyor beni. Oteldeki görevliden bir şehir haritası alıp Prater Utca’ya nasıl gideceğimizi öğreniyoruz. Şansıma, o da otelimizin bulunduğu Peşte bölgesinde. Budapeşte’nin eski fakat planlı raylı sistemi sayesinde elimizle koymuş gibi buluyoruz sokağı. Gözlerim doluyor sevinçten. Çok eski arkadaşlarım onlar benim. 12 yaşımdayken Boka’nın kararlılığına hayran olmuş, Kızıl Gömleklilere pabuç bırakmayan Macun Çetesinin örgütlü direnişini bir solukta yutmuş, ateşler içinde sayıklayan Erno Nemeçsek iyileşsin diye içimden dualar okumuşum. Hepsi orada işte, okuldan çıkmış, çantalarını bir kenara atmış, bilyeleriyle oynamakta. Bir süre çocukluğuma hasretle onlara bakıyorum. Onlarca fotoğraf çekildikten sonra artık modern şehrin apartmanları arasında kalmış Pal Sokağı Çocuklarına tek tek sarılıp hüzünlü bir neşeyle veda ediyorum. Benimle oraya geldikleri için yol arkadaşlarıma da tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

            Sonra yemek için ilk gece gittiğimiz Listz Ferenc Ter’e gidiyoruz yine. Yolda şehrin en büyük kilisesi olan Aziz Stephan Bazilikasını görüyoruz. Budapeşte, diğer Avrupa şehirlerine nazaran epey büyük bir şehir bence. Yollar, caddeler hep kocaman. Bakına bakına yürünebiliyor kimselere çarpmadan. Akşam yemeğimiz; Elçin’in önerisiyle Kafe Wien’de yiyeceğimiz ve pek beğeneceğimiz koca bir şnitzel. Yemekte bize Umut da eklenecek ve ardından tüm gece şehri yürüyerek izleyecek, Zincirli Köprüden bir daha geçecek, Tuna Nehrini takip edecek ve şehrin panoramik manzarasını seyretmek üzere dev bir dönme dolap olan Sziget Eye’a bineceğiz. Pazartesi gecesi olmasına rağmen dönme dolabın altındaki parka biralarıyla yayılan ve kimseyi rahatsız etmeden eğlenen gençlere gıpta edeceğiz. Sonra Macaristan mutfağının gulaş çorbasını içmeye gitmiş diğer arkadaşlarımızı bulup biz de o keyifli kalabalığa ekleneceğiz. Gördüklerimizi anlata anlata otele döneceğiz. Sonrası, otel lobisindeki vedalaşmalar…

IMG-20140715-WA0000

          Ertesi sabah çünkü, izinlerimiz bittiği için ben, Umut ve Metin Abi uçakla dönerken, ekibin kalanı Budapeşte’nin Büyük Pazarını ve Margaret Adasını görmeye gidecek. Kaçırdıklarıma üzülmeyeyim diye döndükten sonra canım Elçin, ‘eh işte, normal bir pazardı ve normal bir adaydı’ diyecek 🙂 Sağlık olsun.

              Ben göreceğimi görmüş, çocukluğumdan beri Budapeşte’yi bir sokağıyla bilmiş ve sevmişim zaten. Bir de üstüne Budapeşte yolumda Elçin gibi bir dost edinmiş de onu da kalbimin çocuk sokağındaki çeteye katmış, o günden sonra onun da kitabı okuyup sevmesine vesile olmuşum ya, daha ne olsun! ‘’Şimdi artık Pal Sokağı Çocuklarının arsasında çok katlı evler var’’ diyor çevirmen, kitabın arka kapağında. Dünya değişiyor. Bazen onca kötülüğü görüp, duyup, okuyunca nefessiz kalıyor insan. Ama sanırım asıl olan, kötülüklere rağmen insanca, hatta çocukça nefes alabilmek ve bunun için verilen emek. Yüreğim sıkıldıkça bulutlarımı dağıtan umudumun kaynağı çocuk kitaplarıdır. ‘Ama ne gam! Dünyanın bütün çocukları Pal Sokağındandır!’’ *

* Pal Sokağı Çocukları- Ferenc Molnar, Yapı Kredi Yayınları, 7. Baskı, Aralık 2007

Yorum bırakın