2014 kışında, ticari dava ağırlıklı bir ofiste çalışırken ve müvekkil şirketlerin resmi işlerinin peşinden İstanbul kazan, ben kepçe koştururken, yoğun iş günlerindeki iki mutluluk pınarımdan biri sevgilim genç adamla buluştuğum Kadıköy akşam üstleri, diğeriyse canlı müzikle halay çekip zıpladığım İstanbul Folklor Derneğindeki cuma geceleri olmuştu. İstanbul Folklor Derneği, 1981’den beri yetişkinler için halk oyunları kursları düzenleyen, Kadıköy’deki salonlarında bir grup sıcakkanlı yetişkini halay başta olmak üzere bir sürü canlı müzikle ve halk oyunuyla neşelendiren, çekingen başladığım birkaç haftadan sonra benim için de -oradaki herkes gibi- başka bir ailem haline gelen bir tüzel kişiliktir. Her yıl yeni başlayanlara cuma akşamı Cihangir Hoca Antep, Tuncay Hoca Artvin yöresi öğretir. Pazarları Diyarbakır ve Van yörelerine gencecik ve güler yüzlü Mehtap Hoca gelir. Bir süre sonra derneğe gelen herkes Mehtap Hocanın oranın eli-kolu olduğunu, müthiş bir özveriyle tüm organizasyonların altından gülerek ve güldürerek kalktığını öğrenir. Bağlamacı Halil Amca ve zurnacımız Efendi Abi kardeştir. Onlar, hocalar ve derneğe gelen üyelerin büyük bir bölümü Sivas kökenlidir. Çalışma bitişlerinde, geleneksel hale gelmiş yılbaşı eğlencelerinde ve senede en az bir kez gidilen pikniklerde sahne repertuarımızda olmamasına rağmen bir de Sivas dik halayı çekilir. 🙂
İstanbul Folklor Derneği, her yıl en az bir kez dünyanın bir yerlerinde düzenlenen bir halk dansları festivaline gitmektedir. O yıl da (2014) Slovakya’nın Kezmarok şehrindeki festivale gidileceğini söyledi Tuncay Hoca. Adımı listeye yazdırdım, yıllık iznimi ona göre ayarladım, kıştan paramı sakladım, vize evraklarımı topladım ve kamplar, turlar, kısa geziler derken, 7 Temmuz 2014 gecesi ömrümde ilk kez bir festivalde dans etmek üzere, İstanbul’dan Slovakya yoluna çıktım.

Güzergahımız; Bulgaristan, Romanya ve Macaristan üzerinden Slovakya, ilk durağımız Varna. Kırklareli Dereköy’deki sınır kapısını geçip güne Bulgaristan’da başlar başlamaz bir mola yerinde kahvaltı için duruyoruz. Daha sonraki molalarda da göreceğim üzere, ilk çağlardaki avcı-toplayıcı toplumlar gibi kadınlar yemekleri hazırlamaya, erkekler su kaynakları arayıp getir-götür işlerini yapmaya soyunuyor. 🙂 Cıvıl cıvıl bir yaz günü Varna şehri bizi bekliyor. Daha önce benzer organizasyonlarla Avrupayı çok gezdiği için rehberimiz Tuncay Hoca. Otobüsün en önüne oturup yol boyunca elindeki mikrofonla ya bilgi verecek ya da şarkı-türkü söyletmek için birilerini sahneye davet edecek. Varna Katedralinin önünde iniyoruz otobüsten. Burası 1880-1886 yılları arasında Bulgar Prensliğinin Osmanlı’dan kurtulması şerefine yaptırdığı, heybetli bir Ortadoks Katedrali. Lakin katedralin önünde el işi örtüler satan Bulgar Teyze hala Türkçe konuşabiliyor. Sınırlar diller için değil aslında, diye yazmışım günlüğüme. Varna’da dolaşmamız için bir saat süre veriyor hoca bize. Önce sahile inen Primorski Parkında yürüyoruz biraz, sonra sahilden vazgeçip sokakları arşınlamaya başlıyoruz Fuat Abi ve Ceyda’yla. Fuat Abi derneğin en eskilerinden. Neredeyse bütün enstrümanları çalıyor ve kahkahasıyla etrafı şenlendirmeyi iyi biliyor. Nitekim 2 gün sürecek otobüs yolcuğumuz boyunca otobüsün arkasında ruh haline göre akordeonuyla kah sözlerini unuttuğu, hüzünlü bir Azeri türküsü çalacak, kah ‘Abe kaynana naptın bize’ diye hepimizi oynatacak. 🙂 Varna’da henüz yeni yeni tanıyoruz birbirimizi. Geniş Varna sokakları boyunca eşini, çocuklarını, Rusça merakını ve bu meraka dayalı hayat deneyimlerini anlatıyor. Varna’da hala Sovyet izleri var. Şehirden çıkarken, tam da Tuna Nehriyle birleştiği yerden Varna sahiline el sallıyorum. Nazım ne güzel demiş: ‘’Bir vapur geçer Varna önünden, uy Karadeniz’in gümüş telleri…’’
Varna’dan sonraki durağımız Bükreş. Romanya sınırında biraz bekleyip 24 saat içinde pasaportlarımıza ikinci bir ülke damgası vurulduktan sonra, soluğu Bükreş’in Parlamento binasının önünde alıyoruz. Parlamento Binasını 1983-1989 yılları arasında Romanya’nın diktatör lideri Nikolay Çavuşesku yaptırmış. Dünyanın en büyük ve en pahalı yönetim binası olarak kayıtlara geçen binanın yapımında 700’den fazla mimarın çalıştırıldığı, yapımı için onlarca evin ve dini yapının yıkıldığı söyleniyor. Yol arkadaşım Elçin, Romanya’daki komünist rejimin son yıllarına dair tatlı bir filmden bahsediyor orada; ‘Bükreş’in Doğusu.’ Döner dönmez filmi izleyip çok seveceğim. Ne yazık ki, rejim değişikliği filmdeki kadar komik yaşanmamış Romanya’da.
Bükreş’teki ikinci durağımız Herastrau Parkı. 1936 yılında kentin kuzeyindeki Herastrau Gölünün etrafına kurulmuş, kocaman bir park. Gölde deniz bisikletiyle dolaşanlar, etrafta koşanlar, el ele aşıklar… Ayakkabılarımı çıkarıp bir ağacın altına uzanıyorum. Şirin Abla da yanıma uzanıveriyor. Şirin Abla, tanıdığım en pozitif insanlardan, ismi gibi şirin kalpli bir kadın. Çiçekten, böcekten, gördüğü ve duyduğu her şeyden içten bir mutluluk alıp etrafına dağıtabiliyor. Yattığımız yerden bana gördüğümüz ağaçların cinslerini sayıyor. Parkın içinde küçük geleneksel Romen evlerinden oluşan Ulusal Köy Müzesi de var ama saatini kaçırdığımız için giremiyoruz. Sonra parkın kafeteryasında Halil Amcayla sazlarımızı çıkarıp hep birlikte söylenen türkülerle bir posta fasıl geçiyoruz, parktaki Romenler etrafımıza toplanıyor. Hava kararıyor, Tuncay Hoca hazır alan bulmuşken yola çıkmadan bir prova alalım, diyor. Yaz gecesi, dünyanın Antep’e uzak bir yerinde zılgıtlar çekiliyor, ‘Ya, ya, ya…’ diye Antep halayları başlıyor.
Bükreş’in illa ki gezilecek başka yerleri de vardır ama bizim vaktimiz yok, belki başka sefere. O gece boyunca Romanya’nın geniş topraklarını kat edeceğiz. Ben de uyuyana kadar Tony Gatlif’in Romanya’da çekilen filmi Gadjo Dilo’nun müziklerini dinleyeceğim. Romanya’yı geçtikten sonra, güzergahımızdaki ilk Macaristan şehri Ziget. 1556 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı’ya kattığı ve öldüğü Zigetvar’dan başka bir şehir burası. Güzel heykellerle dolu sokakları, büyük bir ulusal kütüphanesi ve kocaman bir katedrali var. Yine bir saatlik nefes molasından sonra yola düşüyoruz. O akşam Budapeşte’deki otelimize varacağız, gidiş ve dönüş olmak üzere Budapeşte’de dolu dolu 2 gün-2 gece geçireceğiz ki, o da başka bir hikaye.
Slovakya’daki ilk durağımız başkent Bratislava. Şehrin içinde otobüsle bir tur atarak kalesine çıkıyoruz. 1989’da, Kadife Devrimle ayrılan Çekoslovakya’dan Slovaklara kalan Bratislava, Çeklerin başkenti Prag kadar havalı değil. Otobüsün içinden görebildiğimiz kadarıyla renkli ve sakin sokakları var. Hala toparlanmaya çalışıyor izlenimi veriyor insana. Kalenin avlusundan Tuna Nehri boyunca uzanan eski ve yeni şehir manzarası görülüyor. Kalenin az aşağısındaki bol ağaçlı parkta yürümek hepimize çok iyi geliyor.
Nihayet 3. günümüzde festival şehri Kezmarok’a ulaşıyoruz. Slovakya’nın kuzeyinde, Polonya sınırına yakın, epey dingin bir kasaba burası. Festival alanına yakın bir okulun yatakhanesinde kalacak, 4 gün boyunca çalmalı, söylemeli ve oynamalı bir programla sahne alacağız. Sahne almadığımız vakitler de farklı gruplar halinde şehri ve birbirimizi keşfedeceğiz. Oda arkadaşlarım; o yazdan sonra başka ortak heyecanlarla da yakın dostum olacak olan Elçin, profesyonel makinesiyle şahane fotoğraflar çeken Nurten ve Şirin Abla. Arada her türlü ekipmanı bulabileceğim karşıdaki Mehtapların odasına konuk oluyorum, Birgül Abla kahve falı bakıyor. Birgül Abla, 17 yaşında Sivas’ın bir köyünden İstanbul’a gelin gelmiş. Eşi Haşim Abiyle çabalaya didine bir hayat kurmuşlar. Şimdi karı-koca böyle dernekler, geziler, yürüyüşler derken tatlı bir ikinci balayı yaşıyorlar, özeniyorum.

İlk gün festival alanında ülkeler yerel kostümleriyle geçiş yapıyor; Fas, İsrail, Mısır, Polonya, Ukrayna… Ardından Ortaçağ kostümlü bir adam, ramazan güllesi gibi bir top atıyor ve festival başlıyor. Kezmarok, sivri çatılı evleriyle ve kalesiyle Ortaçağ şehirlerine benziyor. Son gün hariç sürekli yağmur yağıyor, sürekli giysilerimizi kurutmaya çalışıyoruz. Sağ olsun Nuri, ilk gün çarşıyı gezip ucuz yağmurlukların ve şemsiyelerin satıldığı yeri öğreniyor da, bizi biraz olsun kurtarıyor.

Bir akşam şehrin spor salonundaki eğlenceye katılıp İsraillilerin ve Polonyalıların danslarını öğreniyor, bizimkilerden basit figürleri de onlara öğretiyoruz. Bir gece de kaldığımız yurdun koridoruna masaları taşıyıp uzun bir sofra kuruyoruz, sazlar ve Sivas türküleriyle demleniyoruz. Tuncay Hoca, İstanbul Folklor Derneğinin yanı sıra Ataşehir Gönüllüleri Derneğinde de eğitmenlik yapıyor. Oradan da 7 kadın katılmış geziye. Güllü dallı kostümleriyle Van Yöresi oynuyorlar. ‘Ataşehir’in Gülleri’ diyoruz onlara. Yemek masalarında hikayelerini ve benim yaşlarımdaki çocuklarını anlatıyorlar bana. Ben de onlara -bildiğim kadarıyla- 7 sayısının ilahi dinlerdeki öneminden bahsediyorum.
Tuncay Hocanın arkadaşı Güneş Öğretmen var sonra. İlkokul öğretmenimi görüyorum onda. Neşeli vakitlerimde yanına gidip Melih Cevdet’in ‘’Hava ne kadar güzel öğretmenim’’ diye başlayan şiirini okuyorum. (Bir İlkbahar Şiirine Başlangıç) Şiiri seviyor ama sevmediği türkülerde yüzünü ekşitiveriyor.
Grubumuzun yaşça en küçüğü, perküsyonda epey yetenekli olan üniversite öğrencisi İlker. Güneşli geçen son günümüzde onunla Kezmarok Kalesinde, festival alanına kurulan sergilerde ve yurdun arkasından akan Poprad Nehri kıyısında dolaşarak İstanbul’daki müzik piyasasını ve üniversite hayatını konuşuyoruz. Yaşça en büyüğümüz ama ruhu en gencimiz ise tam bir İstanbul hanımefendisi olan Ayşe Hanım. Kızıltoprak sahilindeki nezih hayatına mola verip bizimle Slovakyalara yollanmış, hiç ukalalık yapmadan bütün şartlara uyum sağlamış. Sahnede Adana oynamadığı zamanlarda gezinin keyfini çıkarmaya bakıyor, ona da özeniyorum.
Yol boyunca en çok söylenen türkülerden biri ‘Bir insan ömrünü neye vermeli?’. O yaz Mehtap türküye içli içli asıldıkça ve zaman zaman hala, bu sorunun cevabını düşünüp dururum. Sanırım insan ömrünü, mümkün olduğunca kalbini neşeyle attıran şeylere vermeli. Yurt odamdaki son gece defterime ”Fırsat buldukça merak ve heyecan duyduklarının peşinden gitmeye vermeli, bir insan ömrünü” diye yazmaya başlamışım.
”Yeni yerleri, yeni insanlarla birlikte tanıyabilme keyfine varabildiğim için iyi ki gelmişim. Şuan koridordan sesleri gelen ve türkü sözlerini unutup atarak söyleyen Saadet ve Tansu Ablaların tatlılığını, her ne kadar burada sorumluluk bilinciyle Erol Taş’a dönse de İstanbul’da Hulusi Kentmen kalbine sahip olduğunu bildiğim Tuncay Hocayı, her bir işi annemiz gibi fedakarlıkla halleden ama buna rağmen yorulmayıp komik espriler ve taklitler yapabilen Mehtap’ı, yardımsever Nuri’nin doğallıklarını, Ayşe Hanım’ın anlayışlı kibarlıklarını, Fuat Abi’nin kahkahasını, evrene her zaman güzel enerjiler gönderen Şirin Abla’yı, Türkan Şoray gözlü Ceyda’yı, Birgül Ablayla Haşim Abi’nin aşklarını, arada küçük alınganlıklar gösterse de sabrına hayran olduğum Halil Amcayı, troyka gibi dolaşan Metin-Hasan-Umut üçlüsünün maceralarını, Güneş Öğretmenin mimiklerini, darbuka virtüözü İlker’i, makinesiyle kıymetli anlar yakalayan Nurten’i, şahane zurna çalan ve her çalışında içimi coşturan Efendi Abi’yi, Ataşehir’in 7 gülünü ve sohbeti bana her zaman keyif veren, isminin tınısı yüzümü güldüren yol arkadaşım Elçin’i hiç unutmayacağım. İyi ki müzikte halay, iyi ki ömrümde yollar ve halaylı yollara çıkmama vesile olan İstanbul Folklor Derneği var!”
