2014 baharında, ilk staj yaptığım ofisten yadigar avukat arkadaşım Ayşe, haziran ayında avukatların yapacağı bir Amasya gezisine davet etti beni. Tarih güzel bir hafta sonuna denk geliyordu, kabul ettim. Zira Anadolu, karış karış gezmek istediğim bir coğrafyaydı ve bu da epey makul bir fırsattı. 12 Haziran Perşembe akşamı, yaş ortalaması 35 üstü olan ve aileleriyle birlikte 3 otobüsten oluşan bir çağdaş avukatlar grubuyla ve dilimde çok sevdiğim bir Amasya samahıyla İstanbul’dan Amasya yoluna çıktım. ”Nasip olur Amasya’ya varırsan, var git turnam haber getir pirimden…”
Cuma sabahı güne Yeşilırmak kıyısında, Amasya Avukat Evindeki kahvaltıyla başladık. Amasya, Samsun’u Anadolu’ya bağlayan ve Harşena Dağı ile Çakallar Tepesi arasındaki Yeşilırmak Vadisinde konumlanan, mütevazı bir şehir. Kahvaltı ederken etrafımdaki onlarca avukatın adliye anılarının arasından, geziyi düzenleyen Amasyalı Avukat Kemal Aytaç’ın sesi duyuluyor: ”İsmini bir Amazon kraliçesi olan Amasis’ten almış Amasya” diyor. ”Pontus Rum Krallığının bilinen ilk başkentidir. Birazdan arkamızda gördüğünüz Harşena Dağındaki Kralkaya Mezarlarına çıkacağız. Kralkaya Mezarları, Pontus Rum hükümdarları zamanında, M.Ö 1.yy’da Harşena Dağına oyulmuş dünyadaki sayılı kaya mezarlardandır. UNESCO’nun Geçici Dünya Mirasları Listesine yazılmıştır.”
Rehberimiz tepeye tırmanırken Amasya için, plakası olan 5 sayısının önemini anlatıyor. Kralkaya mezarlarının 5 kapısı, Yeşilırmak üzerinde Amasya’nın 5 köprüsü varmış. Ortaçağda buradaki Pontus rahipleri günah çıkaranlardan 5 altın alırmış. Meşhur Amasya elmasını ikiye bölsen 5 çekirdek çıkarmış… Kralkaya Mezarlarının içindeki bazı oyukların dönemin işkencehanesi olarak da kullanıldığını söylüyor. ”Pontus’un Sansaryan Han’ı yani” diyor avukatlar biri. Yükseklik korkumdan fazla tırmanamasam da vardığım noktadan görünen Amasya manzarası yeşil, temiz ve düzenli. 1071’e kadar Pontusların, akabinde Bizansların egemenliği altında olan Amasya şehri, 1071’deki Malazgirt Savaşından sonra, önce Selçukluların, sonra da Osmanlıların olmuş. Osmanlı Devleti zamanında, 12 şehzadenin padişahlığa hazırlandığı vilayet olduğundan ‘Şehzadeler Şehri’ denmiş Amasya’ya. Yakın zamanda bir Şehzadeler Müzesi de yapılmış ama pırıl pırıl parlayan şehzade maketleri bana pek etkileyici gelmiyor. Akabinde gittiğimiz Minyatür Amasya Müzesi ile Amasya Arkeoloji Müzesi daha sevimli.
Minyatür Amasya Müzesinde, Amasya’nın 1914’te çekilmiş bir fotoğrafından esinlenerek yapılmış koca bir Amasya minyatürü var. Minyatür şehirde bir gün tasvir ediliyor; sabah ezanı ve kilise çanlarıyla şehrin ışıkları yanıyor, Sivas’tan gelen trenin düdük sesleri duyuluyor. 1914’te Amasya’nın 1/3’ü Ermenilerden oluşuyormuş. 1915’te kimin çıkardığı hala bilinmeyen büyük bir yangınla neredeyse tüm Ermeniler yok olmuş.
Amasya Arkeoloji Müzesi ise Beyazıt Külliyesinin bir bölümüne kurulmuş. Ta Hititlerden başlayarak Osmanlı’ya kadar Amasya’dan geçmiş tüm uygarlıkların kalıntıları sergileniyor. Tabi tüm bu gezilesi yerler şehrin ortasından akan Yeşilırmak’ın çevresinde sıralanmış. Bir de Yeşilırmak’ın iki yakasında beyaz badanalı, ahşap ve kerpiç karışımı bir mimariye sahip, Safranbolu evleri misali kutu gibi evler var. Amasyalılar bu evlere ‘Yalıboyu Konakları’ diyor. Yeşilırmak üzerindeki Alçak Köprüden geçip Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş belgesi sayılan Amasya Genelgesinin imzalandığı binayı, Osmanlı’dan kalma camileri, medreseleri, bedestenleri ve saat kulesini gördükten sonra öğle yemeğini işte o konaklardan birinde yiyoruz. Amasya mutfağı müthiş lezzetli. Etli bamyası, yarması, bakla ezmesi, haşhaşlı katmeri, çöreği, tırtıl baklavası… Enfes!
Öğleden sonra Harşena Dağı tepesindeki Harşena (Amasya) Kalesine çıkıyoruz. Kaleyi Pontus Rumların kumandanlarından Harsana yaptırdığı için ismi öyle kalmış. Kale Pontuslar, Romalılar ve Bizanslılar Döneminde pek çok kez saldırıya uğrayıp her seferinden yeniden inşa edilmiş. Şehrin en güzel manzarası kalenin tepesinden görünüyor. Kendi halinde bir Anadolu şehri olan Amasya, cetvelle çizilmiş gibi duran yolları ve su kanallarıyla o gün bana Avrupa’da gördüğüm kentleri hatırlatıyor. Kaleden sonra şehrin biraz dışındaki ‘Ferhat ile Şirin Aşıklar Müzesi’ne gidiyoruz. Ama bence burası tam bir hayal kırıklığı. Hikayedeki Ferhat’ın Şirin için deldiği dağların Amasya’dan geçtiğini öğrenince bunu bir turizm aracı olarak kullanmaya kalkmışlar ama pek başarılı olamamışlar. Odalarına bilinen aşıkların maketlerinin konduğu, duvarlarında epey klişe dörtlüklerin bulunduğu, şiirsiz, hikayesiz ve müziksiz, yavan bir bina çıkmış ortaya. Bu güzel şehir daha entelektüel müzecileri hak ediyor, diye söyleniyorum. O akşam, yüksek bir tepede yer alan otelimizin Amasya manzarası eşliğinde yemek yiyecek ve sofrada yine meslektaşlarımın avukatlık hikayelerine boğulacağım.
Ertesi gün Tokat yoluna çıkmadan önce Amasya’nın Gezi Parkı’na uğruyoruz. O yaz (2014) şehir içindeki 137 ağaçlı yeşil bir alana benzin istasyonu yapılması söz konusu olunca, bunu istemeyen şehirliler protesto eylemlerine başlamış. Gittiğimiz sabah park nöbeti bitmiş, yasal direnişe geçilmişti, umarım ki kazanıldı.
Oradan şehir merkezinin biraz dışındaki Aynalı Mağara’ya geçiyoruz. M.Ö 2. yy’da Amasyalı Rahip Tes’in anıt mezarı olan mağaranın odalarında 12 havarinin tasvirleri var. 13 metre yüksekliğinde ve 10 metre genişliğindeki mağaranın cephesi güneş vurdukça parladığından ismi ‘Aynalı Mağara’ olarak kalmış.
Ardından, Amasya-Tokat yolu arasında yer alan ve doğal bir set gölü olan Borabay’a gidiyoruz. Gölün etrafı yemyeşil bir tabiat parkı. Yol arkadaşlarımın arasında, çalıştığım ofisten avukat patronlarım da var. Borabay Gölünde, ofisteki Ebru Hanım’ın 13 yaşındaki oğlu Umut’la deniz bisikletine biniyoruz. Galiba bu gezinin en sevdiğim yanı, o yeşillikler arasında pedal çevirdiğimiz yarım saat oluyor. Zira henüz meslekle barışamadığım dönemdeyim. Dönüp dolaşıp meslek anılarına gelen sohbetler içimi şişiyor. İstanbul’da bıraktığım yağmur adamla uzatmalardayız, mutlu çiftler de canımı sıkıyor. Haliyle gezide Ayşe’den sonraki en yakın arkadaşım Umut oluyor. 🙂
Borabay Gölünden sonra Turhal, Zile derken Tokat’a girip Ballıca Mağarası varıyoruz. Anadolu’nun en büyük mağaralarından biri olan Ballıca Mağarasının astımlılara çok iyi geldiği söyleniyor. Yerin altına doğru 5 kat ve 8 salondan oluşan mağara, şekilden şekle girmiş bal rengi sarkıt ve dikitleriyle hala oluşumunu tamamlamaya devam ediyormuş. Doğa, ne zengin bir kaynak! Mağaranın önündeki çay bahçesinde soluklandıktan sonra Tokat merkeze geliyoruz. Akşam karanlığı basmadan eşyalarımızı otele bırakıp Ayşe’yle yakındaki Taş Han’ı hızlıca geziyoruz. 15. yy’da Osmanlı Devletindeki ticaret kervanları için inşa edilen ve hala renkli yazma dükkanlarına ev sahipliği yapan Taş Han için rehberimiz, Osmanlı’nın en büyük şehir hanlarındandır, diyor.
Sonra o gece kalacağımız otelin restoranında Tokat kebabı yiyip yerel bir halk müziği sanatçısından mini bir konser dinleyeceğiz. Konser ‘mini’ olacak çünkü karnı doyan her çakırkeyif avukat mikrofona yapışacak. Allahım bu avukat kısmı ne kadar özgüvenli! Hiç alışkın olmadığım bir şekilde ve kimse istek yapmadığı halde kendi kendilerine türküler, şarkılar söyleyip şiirler okumak üzere mikrofonu birbirlerinin elinden almaya yarışıyorlar. Şaşkın ve ürkeğim. Konu şarkı türkü olsa da, o avukatların, benim henüz aklımda tutamadığım kesinleşmeden takibe konabilen ilamları, likit alacakları, mahkeme harçlarını ve dahi koca bir derya olan hukukun para eden bir sürü başlığını benden iyi bildiklerini bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. Kendimi yetersiz hissedip çekiniyor, elma yanaklarımla onlara bakıp duruyorum. Ayşe’nin ısrarıyla bir ara çıkıp bir türkü de ben söylüyorum ama son kıta biter bitmez mikrofonu başkasına kaptırıyorum. 🙂 Daha sonra bu çekingenliğime gülecek, keşke kendimi rahat hissedebilseydim, diyeceğim.
Son sabah kahvaltıdan sonra Ebru Hanımlarla Taş Han’a tekrar gidiyoruz. Tokat’ın meşhur taş baskı yazmalarının nasıl yapıldığını izliyor, hediyelik sarı yazmalar alıyoruz. ‘’Başındaki yazmayı da sarıya mı boyadın…’’ 🙂 Şehirden ayrılmadan önce tarihe meraklı genç arkadaşım Umut’la Tokat Müzesine uğruyoruz. Tokat, Amasya kadar düzenli bir şehir değil, şehirleşme çalışmalarıyla o yaz şantiye halinde hatta. Ama şehir müzesi Amasya’nınkine kıyasla daha zengin ve modern. Roma İmparatoru Jul Sezar’ın Pontus Kralı 2. Pharnakes’i yenerek ‘Veni, Vidi, Vici’ (‘Geldim, Gördüm, Yendim’) dediği Zela Savaşının şimdiki Tokat’ın Zile ilçesinde yapıldığını o müzede öğreniyoruz mesela.
Tokat’tan çıktıktan sonra programda olmadığı halde Çorum üzerinden geçerek Hattuşa’ya gitmeye karar veriliyor. Çocukluğumuzdan beri tarih derslerinde anlatılan Hattuşa, şimdiki Çorum’un Boğazköy beldesinde yer alan ve milattan önceki Anadolu’nun ilk uygarlıklarından olan Hititlerin başkenti. 1986’dan beri de UNESCO Dünya Mirası Listesi korumasında.
Günümüzden binlerce yıl önce Anadolu, ‘Hatti (Hitit) Ülkesi’ olarak bilinirmiş. Kızılırmak’ın suladığı Hattuşa’nın tarihinin M.Ö 3000’lere dayandığının ve M.Ö 1200’de yıkıldıktan sonra yerine sırayla Asurluların, Frigyalıların, Romalıların ve Bizanslıların geldiğini anlatıyor rehberimiz. Yani 4.000 yıl önceki insanların yaşadığı bir coğrafyada dolaşıyoruz. Kapıları, surları, kalesi ve ibadet yerleriyle Boğazköy’den Yazılıkaya’ya uzanan Hititlerin şehrinde, medeniyetlerin başladığı yerde, Hititlilerin Mısırlılarla imzaladığı, tarihin bilinen ilk barış antlaşması olan Kadeş’in memleketindeyiz. İçinde dolaştığım taşlar, bin yıllardır savaşlar-barışlar halinde akıp giden ama aslında birbirine çok benzeyen insanlık hikayelerine ‘tarih’ dendiğini fısıldıyor ve bu fısıltı beni çok heyecanlandırıyor. Ertesi yaz Buket Uzuner’in Çorum’da geçen ‘Toprak’ romanını okurken aynı heyecanı tekrar duyacağım. Hava hafiften bulutlanıyor, etraftaki mor çiçek tarlalarından mis gibi bir toprak kokusu geliyor. Toprak hayat kokuyor.

Dönüş yolunda Çorum leblebisi yiyerek çocuklarına Hititleri anlatan avukatları dinliyorum. Çocukluğumda Türkiye haritasına bakarak ‘orada nasıl bir hayat var acaba’ diye dalıp gittiğim zamanlar aklıma geliyor. Anadolu’nun bu kadar zengin kültürel geçmişine rağmen şimdiki muhafazakar hali içimi acıtıyor. Akşam güneşiyle ve önceki gece okunan bir Cemal Süreya şiiriyle* bu kıymetli topraklara veda ediyorum:
”Nasıl olsa yine bir gün, döneriz bu yollardan geri, Senin elinde bir mendil, öbüründe kuş sesleri…”
*Cemal Süreya, Kars