2010 sonbaharında öğrenciliğime son vermiş, kampları bitirmiş, Kadıköy’de bir hukuk bürosunun cengaver stajyeri olarak yetişkinler dünyasının kapı eşiğine gelmiştim. Kazandığım azıcık parayla yine, yeni yolların hayalindeydim. Artık İstanbul’a gelip sevgilim olmuş yağmur adam, anne tarafından Antakyalıydı ve tanıştığımızdan beri bana Antakya’yı anlatmaktaydı. Antakyalı dostlarım Ali&Suphi ikiz kardeşler de yazdan beri beni Antakya’ya çağırmaktaydı. Meraklandım. Uygun fiyata bir Antakya gezisi çıkarmanın yollarını araştırdım ve nihayet o yılın Kurban Bayramı tatilini başlatan cuma akşamı bir yanımda aşkım, bir yanımda yakın arkadaşlarım Sevtap ve Seda’yla biraz olaylı da olsa Harem’den Antakya yoluna çıktım.
Arapçanın melodik bir dil olduğunu düşündüğümden ve ara ara öğrenmeye heves ettiğimden, Methiye’yle Bilal o yıl doğum günü hediyesi olarak bana Arapça-Türkçe sözlük almıştı. Kulağımda Antakya’nın Arapça türkülerini söyleyen Grup Nidal ve Lübnanlı müzisyen Fairouz ile yol boyu sözlüğüme baktım. Toroslardan aşağı indikçe turunç ağaçları başladı, Akdeniz ikliminin cıvıltısındaki Antakya bizi sabah güneşiyle karşıladı: ‘Ehlen ve sehlen, sabah’ul hayr!’ Hayırlı sabahların olsun Antakya, merhaba! 🙂
![DSC00704 [1600x1200]](https://duygusalatlas.com/wp-content/uploads/2017/08/dsc00704-1600x1200.jpg?w=150&h=113)
Ali’yle merkezde buluştuk, onun önerdiği Harbiye’deki pansiyonumuza yerleşip Harbiye’de dolaşmaya başladık o gün. Harbiye, Antakya il merkezinin biraz dışında, şelaleleriyle ünlü, defne ağaçlarıyla dolu, sayfiye yeri gibi bir mahalle. Yerel halkın çoğu defne sabunu ve ipek üretimiyle geçiniyor. Suphi’nin kız arkadaşı Yasemin’in babasının da ipek böceği tezgahı ve çok güzel şalların satıldığı bir dükkanı var, dönüşte oradan has ipek şallar alacağız. İlk gece Harbiye’nin güzel bir restoranında Ali, Suphi, Yasemin ve onların kuzenleriyle birlikte kalabalık bir Antakya sofrasına kurulacağız. Antakya’nın şahane mezelerini, babagannuşunu (domates soslu patlıcan ezmesini), humusunu, künefesini ve acı gelse de boğma rakısını tadacağız. Çok uygun fiyatlara nefis tatlarla tıka basa doyacağız. Sonraki günlerde de gezip dolaşıp her akşam farklı bir dükkanda soslu Antakya dürümü yiyecek ve her seferinde tadına bayılacağız.
İkinci sabah duş alamayınca Harbiye’de bir kuaförde saçımızı yıkatıp fön çektirerek güne başlayacağız ve sonraki iki gün Antakya’da fönlü saçlarla dolaşacağız 🙂 Antakya, merkezi Asi Nehri ile ortadan ikiye ayrılan, bilinen tarihi Romalılara dayanan, eski bir şehir. Asi de, memleketteki tüm nehirlerin aksine, güneyden kuzeye doğru akan tek nehir. Nehrin üzerindeki köprü şehrin merkezi olmuş. Hemen kıyısında, Kurtuluş Savaşının bitiminde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’yla önce Suriye’ye verilen, sonra 1938-1939 yılları arasında bağımsız, küçük bir devlet olan Hatay’ın eski meclis binası var. Artık şehrin kültür sanat mekanı olmuş. Antakya’nın, 3 semavi dinin tarihi açısından Kudüs’ten sonra dünyada ikinci sırada bir öneme sahip olduğu söyleniyor. Havra, kilise ve camilerin kesişim üçgenindeki Uzun Çarşı ile başlıyoruz şehir gezimize. Rengarenk baharatların, çeşitli hediyeliklerin ve künefe ustalarının dükkanları ile dolu bir pazar yeri Uzun Çarşı. Künefenin nasıl yapıldığı izleyip Antakya Arkeoloji Müzesine geçiyoruz. Burası dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi. Müzede, M.S 2. ve 6. yy arasında Akdeniz’de yaşamış uygarlıkların çeşitli mitolojik konuları, inançlarını ve duygularını tabanlara işledikleri mozaik süslemeler yer alıyor. Mozaiklerin, yüzlerce yıldır renklerini koruyor olması çok mucizevi.
Müzeden çıktığımızda akşam güneşi düşmüş, hava kararmaya başlıyor. İki yüz yıllık eski Antakya evlerine baka baka Habib-i Neccar Cami’ne gittiğimiz yolun sokak aralarında bile mandalina ağaçları var. Habib-i Neccar Cami, Anadolu’nun en eski cami. Yedinci yüz yılda Romalılara ait bir pagan tapınağının üzerine inşa edildiği söyleniyor. Cami, yuvarlak kemerli kapısı ve ahşap şerefesiyle bence kilisevari bir hava taşıyor. Camiden sonra dondurmalı künefe yemek üzere Antakya’nın meşhur Kral Künefe’sine gideceğiz. Tabi ki çok beğenecek ve dönüşte evlerimize de künefe götüreceğiz. Ama artık hava kararmış olduğundan merak etmeme rağmen o gün St. Pierre Kilisesine ve Musevi Havrasına giremeyeceğiz. Oysa ben Antakya’ya dinler tarihini barındıran zenginliğini görmeye gelmiştim. Sabah gevşek davrandık, zamanı iyi kullanamadık diye Büyük Belediye Parkına varana kadar arkadaşlarıma kızacağım da, parkın yeşil ferahlığını görünce susacağım. Belediye Parkı, Antakyalıların çok sevdiği, önündeki geyik heykeli ile meşhur, büyük ağaçlı, tatlı bir park. Eskiden yazları burada açık hava sineması da kurulurmuş.
O yıl Antakya, büyük şehir olmaya hazırlandığından altyapı çalışmalarıyla koca bir şantiye alanına dönmüş. Kazılardan dolayı sonradan turistik hale gelecek olan Saray Caddesinden geçemiyoruz o akşam, ara sokaklara dalıyoruz. Henüz Gezi Parkı olayları olmamış, Antakya’nın oğulları sağ! Ali İsmail Korkmaz muhtemelen o akşam arkadaşlarının yanından ayrılmış eve dönüyor, Abdullah Cömert ailesiyle bayram ziyaretinde olabilir, Ahmet Atakan’la yolda karşılaşmışızdır belki…
Ertesi sabah yağmur adamın kardeşi ve kuzeniyle beraber kahvaltı edip Affan Mahallesine yürüyoruz. Burası, şehrin tarihi mahallelerinden biri. Yıllardır orada duran ve şehrin eski fotoğraflarıyla müze havası taşıyan İnci Kıraathanesinde Affan Kahvesi içip ‘haytalı’ yiyeceğiz. Beyrut’a özgü, altı nişastalı, üstü gülsulu bir tatlı ‘haytalı’. Adana yöresinde yenen ‘bicibici’ ile karıştırılmasını istemiyor Antakyalılar. Ben tatlıdan ziyade Affan’la ilgileniyorum. Çocukken en sevdiğim şiirlerden biri ”Affan Dede’ye para saydım, sattı bana çocukluğumu” diye başlayan Cahit Sıtkı’nın ‘Çocukluk’ şiiriydi. Ezberimde kalanı okuyorum ama etrafımdaki kimseye tanıdık gelmiyor. Ben yine de şiirdeki Affan Dede’nin Antakyalı olduğunu düşünüyorum 🙂
O gün minibüs kiralayıp hep birlikte şehir dışındaki St Simon Manastırına, Vakıflı Ermeni Köyüne ve Titus Tüneline gideceğiz. St Simon Manastırı, Samandağ yolunda, rüzgar gülleriyle iç içe bir tepede yer alıyor. M.S beşinci yüz yılda Halepli bir keşişten eğitim alıp memleketine dönen Aziz Simon, şuan yıkıntıları kalmış bu manastırın bir sütununa oturup 40 yıl çile çekmiş. Bu yüzden manastır Hristiyanlar için hac merkezi haline gelmiş.
Ardından Vakıflı Ermeni Köyü’ne geçiyoruz. Vakıflı, Türkiye’nin homojenliğini korumuş tek Ermeni Köyü. Köyün muhtarı dahil 40 hanesinin hepsi Ermeni. Tertemiz, modern bir kilisesi ve mis kokulu turunç bahçeleri var. Kiliseye mum dikerken yanımdaki yağmur adama bakıp ömrümün bundan sonraki tüm yollarına onunla çıkmayı diliyorum. O yolculukta çünkü, yağmur adam içine beni koyduğu büyük hayallerini dillendirmeye başlıyor. Ömrümde ilk kez o kadar çok sevdiğim bir genç adamdan öyle güzel cümleler duyuyorum. Yüreğimde ürkek bir güvercin kanat çırpıyor; hem seviniyor, hem korkuyorum. ”Hani ıssız bir yoldan geçerken, hani bir korku duyar da insan, hani bir şarkı söyler içinden, işte öyle bir şey!”
Vakıflı Köyünde her yıl ağustosun ikinci pazarı Meryem Ana Yortusu kutlanıyormuş ve bu kutlama için dünyanın dört yanına dağılmış Ermeniler köylerine geliyormuş. Anadolu, hayran olunası zenginlikte bir coğrafya. Keşke bunca ötekileştirme olmasa da hep öyle kalsa! Vakıflı’dan sonra komşu köy Hıdırbey’e geçiyoruz. Burada bin beş yüz yıllık Musa Ağacı var. Efsaneye göre Hz. Musa, Musa Dağı’na çıkmak üzere yola çıkıp bu bölgeye gelmiş, bastonunu saplayıp dereye su içmeye eğilmiş; baston, saplandığı yerde bir çınar filizi olarak yeşerivermiş. Şimdi Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından anıt ağaç olarak korunan bu güzellik, Hıdırbey Köyünün meydanı olmuş. Biz de yanındaki kahvede soluklanıp ona baka baka çay içiyoruz. En son Titus Tüneline ve Titus mezarlarına gidiyoruz o gün. M.S üçüncü yüzyılda Roma imparatorlarından Titus Flavius’un yaptırdığı, yapımının yüz yılı aştığı rivayet edilen tünel, kayaların oyumu ile zamanında Samandağ sahiline bir iç liman olmuş. Titus, sel sularının limanı doldurma tehlikesini fark edince dağı deldirerek tünel açtırmış, dağdan gelebilecek sel sularını taşıyan derenin önü kapatılarak sular, bu tünel sayesinde denize aktarılmış. Buna, yüzlerce yıl öncesinin mühendislik zekası da diyebiliriz. Daha sonra tünelin deniz kısmına kaya mezarlar yapılmış. Tamamen kayaya oyulmuş mezar kompleksi bir süre sonra beşik şeklini aldığından halk arasında burası ‘Beşikli Mağara’ adını almış. Titus’un en yüksek yerinden batan güneşi izleyip Samandağ sahiline veda ederek şehir merkezine dönüyoruz.
O son gece Ali’nin dayısının evinde sözümüz üzere minik bir konser vereceğiz. Yağmur adam gitar çalacak, ben bağlama. Ondan sonraki üç yıl boyunca pek çok gece, pek çok arkadaş grubumuza böyle konserler vereceğiz onunla. ‘Bülbülüm Altın Kafeste’yi, ‘Diyarbakır Etrafında Bağlar Var’ı, ‘Bahçede Yeşil Çınar’ı ve dahi bir sürü türküyü birlikte söyleyeceğiz. Ben ona türkülerdeki ve Trakyalı anneannemin hikayelerindeki gibi ‘yarim’ diyeceğim, o bana Antakyalı anneannesinin sevgi sözcükleriyle, ‘ya kalbe’ (kalbim), ‘ya ruhe (ruhum)’ diye seslenecek. Bir de anneannesinden öğrendiği gibi, yeni bir çift ayakkabı aldığında ‘dıstek kıddem mel bıstek’ diyerek ayağına basmayı öğretecek. ”Sen beni eskitme, ben seni eskiteyim!” demekmiş Arapça.
Duyguların zamanla eskidiğini o geziden birkaç yıl sonra yine yağmur adam öğretti bana. Şehirleri eskiteninse nefret ve hırs olduğunu hem Antakya’nın, hem de komşusu Halep’in babalarından önce ölen oğulları bin yıllardır öğretemedi insanlığa. Bir tek acıların eskimediğini en iyi Ali İsmail’in, Abdullah’ın ve Ahmet’in anneleri biliyor galiba. ‘’Hani eski bir resme bakarken, hani yılları sayar da insan, hani gözleri dolar ya birden, işte öyle bir şey!’’

