23 Temmuz 2010 sabahına Urfa-Birecik çıkışında bir mola yerinde muavini paylamaya çalışırken başlıyorum. Otobüsün hareket ettiği falan yok, bana öyle gelmiş. Genç muavin, esmer suratının ortasından beyaz ve muzipçe gülüyor, yumuşayıp ben de gülüyorum. Yaklaşık 20 saattir yoldayız. Gençtur’un Mardin Gençlik ve Kültür Evi ile ortaklaşa organize ettiği sosyal proje kampını gerçekleştirmek üzere, 7 kampçıyla beraber kamp lideri olarak Mardin’e gidiyorum. Mezopotamya merakım ve kamp bitimi Diyarbakır’daki yağmur adamı görebilme olasılığım sebebiyle Mardin’deki kampta liderlik yapmaya balıklama atladım. Mardin’in 48 derecelik kuru sıcağını gönüllü olarak çekeceğim, kaldırımlara dökülen suların anında kuruduğunu bizzat göreceğim o yaz. Bildiğim türkülere ve dinlediğim hikayelere yenilerini ekleme ihtimali var bir de. İşte hepsini birleştirince; ”Yola çıktım Mardin’e…” 🙂
Mardin Gençlik ve Kültür Evi, Eski Mardin’de, ‘gündüz seyranlık’ dedikleri taş evlerin altında bir mevkide. 2001 yılında Mardin’deki sivil toplum girişimcileri sayesinde kurulmuş, o zamandan beri Mardin’in sosyoekonomik dezavantajlı çocukları ve gençleri için ulusal ve uluslararası etkinlikler düzenleyen bir yer olmuş. Gençlik ve kültür evinin daimisi çocuklar yurt dışından gelen gönüllülere alışkınlar. Bizi de çok sıcak karşılıyorlar. 2 hafta boyunca gençlik ve kültür evinin salonlarını aktivite alanı olarak kullanacağız, bitişiğindeki Mezopotamya Kadın Derneğinde çalışan ablaların hazırladığı nefis sofralara oturacağız ve Gençlik ve Kültür Evinin birkaç bina yakınındaki Mardin Lisesinin yurdunda konaklayacağız. Yurdun tuvaletlerini çamaşır suları ve hortumlarla dalıp bir güzel temizleyeceğiz evvela. Şansıma, grubumdaki kampçıların hepsi çok anlayışlı. Napoli’de uluslararası ilişkiler okuyan Roberta ve Alexandro Ortadoğu’da insan hakları üzerine lisans tezi yazmış ve Arapça öğrenmiş. Kamptan sonra Nusaybin’den henüz savaş çıkmamış Suriye’ye geçecekler, Halep ve Şam’ı gezecekler. Madrid’de gazetecilik okuyan Nerea, Granada’da grafik okuyan Sara ve Parisli felsefe öğrencisi Camille aynı şekilde, Türkiye’nin yakın tarihini az biraz öğrenip gelmiş. Beyaz teni, uzun boyu, mavi gözleri ve düzensever haliyle tam bir Alman olan ve konservatuarda opera okuyan Alice de çocuklara yeni oyunlar öğretirken sürekli onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışacak. İstanbul’da endüstri mühendisliği okuyan Türkiyeli tek kampçı Burcu ise 2 hafta boyunca en büyük yardımcım olacak. Hepsinin uyumu, samimiyeti ve mütevazılığı sayesinde bu 6. ve son Gençtur kampım, anılar dolabımın ayrı bir köşesinde duracak. Öyle ki; ertesi yıl İstanbul’da Erasmus yapan Alexandro ile sıkça buluşacak, 6 yıl sonra İstanbul’a gelen Roberta’nın kuzenini ağırlayacak ve 7 yıl sonra Berlin’de Alice’in evinde kalacağım.
Önce Gençlik Evinin kurucularından Yusuf, Nurettin, İlyas ve Ömer Hocalar ile 2 hafta boyunca neler yapabileceğimize dair bir program çıkarıyoruz. Sabahlara birkaç saatlik İngilizce dersleri koyuyoruz, öğleden sonralara çeşitli drama oyunları, danslar, filmler ve tanıtımlarla dolu atölyeler… Ancak kampçılar sabit olsa da Gençlik Evine gelen çocuklar ve gençler her gün değişiyor, haliyle 2 haftanın sonunda net çıktı alabileceğimiz bir üretkenlik oluşamıyor. Herkesin bireysel olarak yakınlaşıp birlikte yaşamayı deneyimlediği hikayeler kalacak geriye. Sinema aşığı Haydar ve Hasan kardeşlerle orada tanışmıştım, misal. Yönetmen Haydar Demirtaş o yıl ‘Babam Tarih Yapıyor’ filmi ile bir sürü ödül almıştı. Sonrasında da Mardin’i ve Mardin’deki kültürleri anlatan filmlerine devam etti, ediyor hala. Haydar’ın Ankara’da tarih okuyan kuzeni Şeyhmus’la Mardin’deki Kürtlerin tarihi üzerine konuşmuşluğumuzu, bizim orada olduğumuz dönemde Artuklu Üniversitesinde Yaşayan Diller Enstitüsü’nün kurulduğunu ve enstitünün Kürt Dili biriminde okutman olmak için eğitim alan akademisyenlerin bizimle aynı yurtta kaldığını hatırlıyorum. Onlardan biri olup sonradan akademik çalışmaları sayesinde uluslararası bir bursla İngiltere’ye giden Mehmet Hoca’yla sohbetlerimizi, o günlerde monarşiyle yönetilen Suriye’de Kürtlere reva görülen zulmün mültecisi olarak Mardin’e kaçan ve Kürtçe’yle Arapça dışında dil bilmeyip Gençlik ve Kültür Evine sığınan Muhsin’i, ben günlük yazarken yanıma oturarak ‘Abla beni de yaz’ diye sevdiği kızı anlatmaya başlayan Sadık’ı ve her işte elimiz kolumuz olan Sadiye’yle Mahmut’u da hiç unutmam.
Mardin, tepedeki kalenin eteğine birbirinin manzarasını kapatmayacak şekilde dizilmiş kalker taşlı evleriyle meşhur. Bin yıllarca Araplar, Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve Ezidiler bir arada yaşamış. Haliyle şehirde kiliselerle camiler iç içe. Bazı akşam üstleri renkli sokaklarında dolaşıyoruz. Ulu Camisine, Kasımiye ve Zinciriye Medreselerine ve Kırklar Kilisesine (Mor Behnam) gidiyoruz. Bedri Ayseli’den öğrendiğim Sabiha, en sevdiğim Mardin türküsü: ”Bir tel çektim Mardin’den, bin ah çektim derdinden, Babisor suyu gibi yaş gelir gözlerimden…” Sadık gösteriyor bir gün; türküde geçen Babisor (Bab-ı Savur) suyu, eski Mardin’in dar sokaklarındaki bir çeşmeden incecik akan şifalı su. Kampçılara açıklıyorum, hepimiz içip şifalanıyoruz. Ama ilerleyen günlerde sıcaktan ötürü hepimiz sırayla birer kez ishal olacağız. Sabiha’nın ve başkalarının türkülerini söylüyoruz o gün. Gençlik ve Kültür Evindeki çocukların önerisiyle ‘Turnam Gidersen Mardin’e’ mesela, o yaz kampımızın marşı gibi bir şey oluyor. Avrupalısından Mardinlisine her fırsatta, hep beraber onu söylüyoruz 2 hafta boyunca. Türkünün aslı Ermenice ama hangi dilde olursa olsun ezgisi hüzünlü bence.
Bir hafta sonu Ömer Hocanın organizasyonuyla Kızıltepe ilçesinin Esenli Köyünün ilkokulunu boyamaya gidiyoruz. Boyalara belediye sponsor oluyor. Okulun öğretmeni ve çocuklar okulun bahçesinde bizi bekliyor. 2 derslikli küçük okul, Meriç Nehri kıyısındaki Gemiciköy’de, birleştirilmiş sınıfta başladığım ilk okulumu hatırlatıyor bana. Birleştirilmiş sınıfın ne olduğunu hem Burcu’ya, hem diğer kampçılara ben anlatıyorum. Birler fişleri okurken, aynı dersliğin yan sütununda oturan ikiler ve üçler ödev yapar. Okulun çocukları önce bizden çekiniyor, sıcakkanlı kampçılar onlara dünya küresi üzerinden ülkelerini göstermeye başladıkça aramız ısınıyor, sonra onlar da yanık yanık türkülere başlıyor. İyi ki sazımla gitmişim. Bağıra çağıra ‘Fincanın Etrafı’nı ve ‘Sivas’ın Yolları’nı söylüyor, hatta birazını Alice ve Nerea’ya da öğretiyoruz. 🙂 Öğleden sonra köyün kadınları da meraklanıp bizi görmek için okulun bahçesine gelmeye, ayran ve üzüm ikramları getirmeye başlıyorlar. Yanlarına gidip nereden geldiğimizi, ne yaptığımızı anlatıyorum. Kol duvarının üzerinden konuşuyoruz biraz. Önceki yıl (2009) katliam çıkan düğünün olduğu Mazıdağ’daki Bilgeköy’den gelin gelmiş biri. ”Artık kuma yok buralarda ama hala berdel var” diyor ve yanındakiyle berdel olduğunu söylüyor. Köyde su yok, bir çeşmeden taşıyor hepsi. Hepsinin de kocaları başka şehirlerde mevsimlik tarım işçisi.
O akşam Eski Mardin’de düğün salonu olarak da kullanılan Sur Han’a yemeğe gideceğiz. Alt kattaki avluda yapılan Arap düğününü ve Reyhani dansını izleyeceğiz. Fiyatta biraz kazıklansak da Mardin’in ‘gece gerdanlık’ halini göreceğiz. Ertesi gün de özgür günümüz olduğundan minibüs kiralayıp Hasankeyf’i, Deyrulzafaran’ı, Beyazsu’yu ve Midyat’ı gezeceğiz.
Hasankeyf, Dicle Nehri üzerine kurulmuş, Arapça ismi ‘kayalar kenti’ (Hısnı Keyfa) anlamına gelen, üzerinden Artuklular dahil bir çok medeniyetin geçtiği tarihi bir şehir. Yıllardır TRT’de reklamı yapılan GAP Projesinin bölgeye iyi geldiğini zannettiğimden, Hasankeyf başta olmak üzere pek çok yerleşim yerinin projedeki barajlar yüzünden sular altında kaldığını o yaz Mardinli arkadaşlardan öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Deyrulzafaran Manastırı, sapsarı bir denize benzeyen Mezopotamya Ovasına bakıyor. O yıl gerçekleştirilen bir arkeolojik çalışmada çıkarılan bulgular, manastırın 4000 yıl önce, Diyarbakır civarında uygarlık kuran Hurriler tarafından yapılmış bir güneş tapınağının devamı olduğunu kanıtlamış. Dört bin yıl! Manastırın o coğrafyadaki ilk tıp fakültesi olduğu söyleniyor. İçindeki Meryem Ana Kilisesinde 52 Süryani Patriğinin mezarı bulunuyor. Önceki yıl (2009) gittiğimde Mardin civarındaki tüm kiliselerin metropolit rahibini orada görüp fotoğraf çekilmiştik.
Sonra bulunduğumuz kurak coğrafyaya nefes olan Beyazsu’ya geçiyoruz. Beyazsu, Midyat’tan Nusaybin’e doğru akan Dicle Nehrinin bir kolu. Önceki eylül gördüğüme göre çok daha kalabalık bir piknik yerine dönmüş. Kıyısında mangallar yakılmış, yerel Kürt çalgıcıları rebap çalıyor. Rebabı da o yıl çekilen ve o kampta hep birlikte izlediğimiz ‘Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’ belgeselinden öğrenmişim, kabak kemaneye benzeyen yaylı bir Kürt enstrümanı.
En sonunda toparlanıp Midyat’a gidiyoruz. Midyat, Süryanice ‘vatanım’ demekmiş. Ama artık Mardin ve Midyat civarındaki Süryaniler parmakla sayılacak kadar az. Geçen yıl (2016) Mardin’de basma sanatını icra eden o tatlı Süryani Teyze (Nasra Şimmes) de ölünce şehrin kültür tarihine ait bir sayfasının daha kapandığını hissettim. Midyat, sıva gerektirmeyen kalker taşlı evleri ve dar sokakları ile Mardin’in küçük versiyonu gibi. Mor Gabriel Manastırı ve Meryem Ana Kilisesi yine sapsarı ovaya bakıyor. Şeyhmus’un dediğine göre Midyat’taki Süryanilerin sayısı, Mardin’dekilerden fazlaymış. ‘Mor’ Süryanice ‘Aziz’ anlamına geldiğinden Mardin-Midyat civarında pek çok tarihi Süryani yapısının adı ‘Mor’ ile başlıyor. Onlarca dizi ve filme dekor olan Midyat’ın çarşısı da aynı kalker taşlı güzel binalardan oluşuyor. Telkâri ustaları burada müthiş bir el emeği ile gümüş işliyor, göz nuru takılar yapıyor. Çarşının bir yerinde de Süryani şarabı satılıyor. Bir tek Dara Antik kentine gidemiyoruz o gün. Ama tekrar gördüğüm yerler bana yine çok etkileyici geliyor. Araplar, Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve Ezidiler derken, Mardin’in masalsı bir havası ve rengi olduğunu düşünüyorum.
2. hafta da Gençlik ve Kültür Evinde aktivitelere devam edecek ve somut bir çıktı alamasak da, soyut dünyalarımızda Mardin deneyiminin çok keyifli geçtiğini düşüneceğiz. Bir de Alice’in çizimiyle, dünyanın üzerinde bir kaplumbağa ve kaplumbağanın üzerinde Mardin evleri olan sarı, baskılı tişörtlerimiz olacak ayrılırken. Son kamp hikayemin bu anısını ve son gece hediye edilen turuncu taşlı telkâri kolyeyi hep saklayacağım. Orada dinlediğim hikayeleri ve öğrendiğim Kürtçe, Arapça, Süryanice türküleri de hep aklımda tutacağım. Sonraki sonbahar Mardin’in yanı başındaki Suriye’de savaş çıkacak ve Mardin, Muhsin’inkine benzer hikayelere sahip bir sürü insana ev sahipliği yapacak. Oysa ben, o yazdan 2 yıl sonra çekilen Hükümet Kadın filmini izlerken, belediye başkanı Aziz Veysel’in (Ercan Kesal) şu cümleleriyle duygulanıp Mardin’in o çok dilli renginin her şeye inat, baki kalmasını umacağım: