Ağustos Böceği Oksitanya’da

   2010 Haziranında, bir türlü sevemediğim Ticaret Hukuku dersimin bütünlemesine bilmem kaçıncı kez çalışmaya çalışırken Gençtur’dan bir teklif aldım. Haziran ayı sonunda, Güney Fransa’da, Avrupa Birliği Gençlik Konseyi tarafından fonlanan ve yol ücretlerinin %70’i konsey tarafından geri ödenecek olan, 3 haftalık, uluslararası bir müzik kampı yapılacaktı ve Türkiye’den de bu kampa 5 amatör müzisyen yollanacaktı. Enstrüman çalan, İngilizce konuşan ve yeşil pasaportu sayesinde vize başvurusu derdi olmayan genç, kesişimini sağladığımdan sağ olsunlar ilk beni aramışlardı. Haziran sonunda Ticaret Hukukundan tek ders sınavına kalma ihtimalim vardı. Ama yine de kamp deyince, yeni yolların adı geçince içim gitti. Babama göre artık gezip tozmayı bırakıp okulu bitirmeliydim. Anneme göreyse okul bir gün illa ki biterdi ama böyle bir deneyimi bir daha yaşayamayacağımdan gitmeliydim. Şükür ki, kadınların sözünün geçtiği bir ailedeydim ve annemi dinleyip gitmeye karar verdim. O yılın en kısa gecesinde yani 21 Haziran 2010 tarihinde, babamın ‘ağustos böceği’ benzetmesini cebime koyup, sırtımda sazımla Sabiha Gökçen’den Marsilya’ya havalandım.

   Kampa Fransa’nın ‘Oksitanya’ denilen ve Pirene Dağları arasında kalan güneybatı bölgesinde, ülkenin 4. Büyük şehri olan Toulouse yakınlarındaki Laguepie kasabasında başlanacaktı. Türkiye, İtalya, Fransa ve İsveç’ten gelecek beşer amatör müzisyen ile bir orkestra kuracak, ilk hafta Laguepie’deki kamp evinde herkes birbirine ülkesinin şarkılarından 2 tanesini öğretecek, 2. ve 3. haftalarda orkestrayla Oksitanya bölgesindeki müzik festivallerinde, çeşitli sosyal tesislerde ve meydanlarda konserler verecektik. Sabiha Gökçen’de 2 Türkiyeli kampçıyla; santur çalan Erman ve kahon çalan Zınar’la tanıştım. Santur, aslında bir İran enstrümanıydı ama kanuna yakın hali ve sesi ile orkestraya çok güzel bir tat katacaktı. Kahon ise; üzerine oturup çalınan, yağ tenekesine ya da tabureye benzeyen, ahşap bir vurmalı çalgı. 
           

   Laguepie’deki kamp yeri, eski ve büyük bir Fransız taş evi. AB Gençlik Konseyinin Fransa’daki kolu olan Citrus isimli sivil toplum oluşumunun bu tarz sosyal projeler için kullandığı, çok odalı ve bol ranzalı, geniş bir bina. Evde bizim kamp dışında Avrupa Gönüllü Hizmeti (EVS) için gelmiş başka gençler de var: Trabzonlu Hande, Macar Ester, Arnavut Skender. Bizden bir gün sonra Türkiye’den gitarıyla Adnan ve darbuka çalan Derya gelecek. İlerleyen günlerde eklenen İtalyan, İsveçli ve Fransız müzisyen kampçılarla birlikte bir süre sonra aynı evde 20 küsur kişilik bir Birleşmiş Milletler topluluğunu oluşturacağız. Sonrası bolca muhabbet, bolca müzik ve elbette bolca hikaye…

    Tanışma konuşmalarının ve kaynaşma oyunlarının oynandığı ilk günün sonunda Türkiyeli grup olarak oturup hangi 2 şarkıyı öğretebiliriz diye düşünüyoruz. Biri Erman’ın önerisiyle, santura çok yakışan ve sonradan orkestranın açılış müziği olan Rast Peşrev makamında bir enstrümantal ezgi olacak. Diğeri de benim önerimle ‘Hey Onbeşli’ türküsü. İsveç ekibi oldukça profesyonel gelmiş. Onların sayesinde keman, klarnet ve kontrbas ile jazza dönmüş Hey Onbeşli’yi dinlemek ve söylemek sonraki 20 gün boyunca beni müthiş keyiflendirecekti. Kamp projesinin resmi amacı ‘trabadors’ dedikleri halk ozanlarını anmak ve halkların müziklerini seslendirmekti. ‘Hey Onbeşli’ türküsünün, hareketli ritmine rağmen aslında 1. Dünya Savaşı’na katılmak için küçük yaştaki çocukların (Hicri Takvime göre 1315 doğumluların) askere alındığını anlatan bir ağıt olduğunu söylemiştim dilim döndüğünce. Keza İsveçlilerin öğrettiği şarkılardan biri de 2. Dünya Savaşı sırasında yazılmış acıklı bir aşk şarkısıydı. İtalyanların öğrettiği ‘tarentella’ Napoli civarındaki çiftçilerin dansıydı. Fransızlar ise Oksitanya bölgesinde akordeonla çalınan ‘mazurka’ isimli valslerinden öğretmişlerdi. Kamp evindeki 1 haftalık çalışmanın sonunda repertuar çok sesli ve farklı enstrümanlarla hepimizi gülümseten ve içimize sinen bir hale geldi. Bundan sonra Laguepie’nin meydanından başlamak üzere her gün bir yerlerde yarım saatlik konserimizi verecektik. Her konserden önce kamp lideri Aurelia Fransızca ve İngilizce olarak kısaca orkestramızdan, farklı seslerin ve kültürlerin bir arada yaşayabildiğini gösteren sosyal proje kampımızdan ve çaldığımız ezgilerin anlamlarından bahsedecekti. İsveçlilerin önerisiyle orkestranın adı, İsveççe ‘anı yaşa’ (carpe diem) anlamına gelen ‘Passa Pa’ olacaktı ve Passa Pa, o yaz benim gibi 20 tane ağustos böceği ile Oksitanya’yı dolaşacaktı.
P1040950 
   Evdeki ilk gün, Derya’nın elinde Mehmet Uzun romanı gördüğümü ve sohbete kitaplarla başladığımızı, Ellinor’un benim gibi günlük tuttuğunu, Alberto’nun Lecce’de edebiyat okuduğunu ve Umberto Eco’nun öğrencisi olduğunu yazmışım defterime heyecanla. İlk hafta evde kolektif olarak yapılacak yemek ve temizlik nöbeti belirlenecek, Avrupalılar temizlik konusunda umduğumdan gevşek çıkacak, evde ve pikniklerde tırnak araları kapkara olan yıkanmamış ellerinin beş parmaklarıyla yemeklere saldıracaklar sonra. Tiksineceğim, kızacağım ve huysuzluk yaratacağım. Yıkanmadan yenen meyvelere, parmaklanmış peynirlere, ayakkabısız, terliksiz gezmekten kapkara olmuş ayaklarla uzanılan kanepelere falan dayanamayıp söyleneceğim. 3 haftanın sonunda güzel müzik yapıp eğlenmeme rağmen, hijyen eksikliğinden kaynaklandığını düşündüğüm çeşitli cilt yaralarıyla eve döneceğim.

                     İlk hafta, müzik yapmadığımız vakitlerde kaldığımız küçük kasabayı keşfediyoruz. Yakınlarda yaşayan müzisyen bir İsveçli karı-kocanın evine konuk oluyoruz. Adam ‘nikelharpa’ denilen bir İsveç enstürmanı çalıyor ve evin yanındaki atölyesinde nikelharpa yapıyor. Ömrümde ilk kez gördüğüm, çok tatlı sesi olan, yaylı gurubundan bir enstrüman nikelharpa. Karısı da keman çalıyor ve Türkiye’den geldiğimizi öğrenince, ‘Ben Türkçe bir şarkı biliyorum’ diyerek kemanıyla ‘Tabancamın Sapını Gülle Donatacağım’a başlıyor. Sazımla eşlik ediyorum ama öyle naif, öyle hisli çalıyor ki, kaç yıllık horona oturup ağlayasım geliyor. Meğer yıllar önce çıktığı bir Karadeniz turunda öğrenmiş de çok sevmiş, hiç unutmamış bizim türküyü.

  IMG_7183                 Yine aynı hafta kasabadaki huzur evini ve bir anaokulunu ziyaret ediyoruz. Her ikisinde de konserler veriyoruz. Anaokulundaki çocuklara çalgılarımızla müzikli ve alegorik hikayeler yaratıyoruz, onlar ilgilenip güldükçe mutlu oluyoruz. O gün 2 çocuğun doğum günü partisi var anaokulunda. Çocuklardan birinin babası konserden sonra yanımıza gelip Türkçe konuşuyor. Ermeni olduğunu, İstanbul’da doğduğunu ama 1982’de ailecek Amerika’ya göçtüklerini, sonra Amerika’da bir Fransız’la evlenip buraya yerleştiğini anlatıyor. Ertesi gün Pazar yerindeki konserimizde de göreceğim aynı babayı. Hey Onbeşli’ye eşlik ettiğini fark edeceğim hatta. Ana dilinde olmasa da doğduğu ülkenin dilinde, bildiği bir türküyü duymak kim bilir nereye götürdü onu, diye yazacağım o gece defterime. Müzik taşıyıcı bence, alıp götürüyor insanı zamanın içinde bir yerlere. 

                       Evde kaldığımız vakitlerde Türkiye, İsveç, İtalya ve Fransa’yı tanıtım geceleri yapacağız birbirimize. İtalyanlar yemek hazırlamakta epey geç kalacak ve her soruya ‘Çünkü biz İtalyanız’ diye kendileriyle dalga geçerek cevap verecekler. İsveçliler çok ciddi bir İsveç sunumu hazırlayacaklar. Türkiye gecesinde yemekler Hande sayesinde çok lezzetli olacak. Sonra birkaç kez evin arkasındaki Garonne Nehrinde yüzecek, son gün ise ikişerli gruplar halinde nehirde kanoyla gezeceğiz ama fotoğraf makinemi suya düşer korkusuyla yanıma almadığımdan hiç fotoğraf çekemeyeceğim. O yaz o kampa gitmesem; dünyanın o kadar farklı ezgisini ve enstrümanını nereden öğrenecek, Fransızca-İtalyanca karışımı olduğunu düşündüğüm yerel dil Oksitanca’yı nereden işitecek, nehirde yüzmek ve 3 km boyunca kanoda kürek çekmek gibi deneyimleri nerede edinecektim kim bilir…
tulus1                  2. hafta bize tesis edilen minibüs ile gezmeye başladık. St Antonin, Najac, Narbonne, Montauban gibi komşu şehirlerin pazarlarında ve meydanlarında konserler verdik, uzun masaların kurulduğu; şahane Fransız şaraplarının bardaklara doldurulduğu ve çeşit çeşit Fransız peynirlerinin masalara konduğu kır düğünüvari, keyifli ‘trabador’ anmalarında çaldık, St Antonin yakınlarında düzenlenen Samba Al Pais isimli festivale katıldık. Galiba en sevdiğimiz sahne deneyimi o olmuştu. Çadır kurup festival alanında 2 gece kaldık, 2 kere sahne aldık. Geceleriyse Brezilya, Jamaika, Şili, Bolivya gibi ülkelerden gelmiş perküsyon ağırlıklı grupların müzikleriyle zıpladık. Samba Al Pais’te de türkümüzü bilip bizimle söyleyen, zılgıtlarla samba dansı eden yarı Iraklı-yarı Fransız, Meryem isimli bir kadınla tanıştık. Merakı ve aşkıyla, yolu bir sürü ülkeden geçmiş hikayesini hatırlıyorum. 
 
        tulus6        Son hafta, kasabamızın yakınındaki Caylus isimli bir komun köyün piknik alanındaki şenlikte, halatlarla ağaçlara tırmanıp konser verdik. Ağaç tepesinde, ”Tokat yolları taşlı” diyen koskoca bir kontrbas! 🙂 Boynunda benim dans ederken takmak için getirdiğim turuncu pullu kolye ve başında külahımsı şapkasıyla klarnet çalan Victor, her daim açık iştahı ile hiç durmadan yemek yiyebilen ama bunu hiç göstermeyen kontrbasçı Petter, yetenekli kemancı Pia, 12 telli akustik gitar çalan ciddi orkestra şefimiz Simon, İsveç gecesinde ona arkadan komik replikler fısıldayan Ellinor ve rasta saçlı Christopher ile süt beyazı tenli İsveçliler bir dünya; bağıra çağıra konuşan İtalyan Alberto, Pauolo ve Andrea ayrı bir dünyaydı. İngilizce konuşamayan ama şahane mazurkalar çalan Fransız akordeoncular Berenjor ve Claui ile fötr şapkalı, 16 yaşındaki kıvırcık gitarist Fellic ise bambaşkaydı. Adnan ve Derya ile her şeye ve herkese bol bol gülüp kendimizi sık sık çok dilli bir sitcomda hissettiğimizi anımsıyorum. Dünya ilginç bir yerdi. Ve o yaz, Güney Fransa’daki dünyanın bu müzikli hikayesi, tüm kahramanlarıyla birlikte benim etrafımda dönmekteydi.
             
      CIMG0164             14 Temmuz 2010 sabahı, o akşam Marsilya’dan kalkacak uçağıma yetişmek için hepsi uykudayken, erkenden Laguepie’den ayrıldım. Önceki gece kasabanın itfayecileri için düzenlenen eğlenceye katılmış, hem son kez çalmış, hem çalan müziklerle oynamış, gecenin sonunda duygusal vedalarla uykuya dalmıştık. Titiz ve huysuz Türk kızı da olsam, kendime ve etrafıma gülüp onları da güldürdükçe buzları eritmiştim galiba ki, o son gece herkes çok içten cümlelerle sarılıp bana minik anı-hediyeler vermişti. Sabah Fellic tren garına kadar eşlik etti. Laguepie’den Toulouse’a geçtim, orada ablamın arkadaşı Marion ile buluşup 5 yıl sonra ablamın o şehre yerleşeceğini bilmeden yarım gün Toulouse’u gezdim.

            ”Şimdi dünyanın bir yerinde, kimsenin adımı ve dilimi bilmediği bir yerdeyim” diye açmışım defterimi Toulouse’dan Marsilya’ya giden trende. Belki benim de hakikatim budur, ben olduğum anlar bu yolculuklardır. Bilinmediğim yerlerde dinlemeye heveslendiğim, dinledikçe zenginleştiğimi hissettiğim hikayelerdir, seslerdir gerçeğim. Elimdeki kitapta* Gorki ne güzel diyor: ”Hayat diye ben böylesine derim. Durmadan gideceksin, ne varsa bundadır. Bir yerde uzun süre kalma! Geceyle gündüz birbirini kovalayarak dünyanın çevresinde nasıl dolaşıyorsa, dolaş sen de, durma!…”CIMG0098


(*Maksim Gorki- ‘Makar Çudra’- Çingene Öyküleri, İnkilap Yayınları 2004)

                                                                                               

1 Comment

  1. Ya hem gülerek hem de duygulanarak okudum bu satırlarını Duygu. Müziğin birleştiriciliini ne güzel anlatmıssın. Kalemine, yüregine sağlık. Iyi ki yolun Genctur ile kesişmis.

    Beğen

Yorum bırakın