Laguepie’deki kamp yeri, eski ve büyük bir Fransız taş evi. AB Gençlik Konseyinin Fransa’daki kolu olan Citrus isimli sivil toplum oluşumunun bu tarz sosyal projeler için kullandığı, çok odalı ve bol ranzalı, geniş bir bina. Evde bizim kamp dışında Avrupa Gönüllü Hizmeti (EVS) için gelmiş başka gençler de var: Trabzonlu Hande, Macar Ester, Arnavut Skender. Bizden bir gün sonra Türkiye’den gitarıyla Adnan ve darbuka çalan Derya gelecek. İlerleyen günlerde eklenen İtalyan, İsveçli ve Fransız müzisyen kampçılarla birlikte bir süre sonra aynı evde 20 küsur kişilik bir Birleşmiş Milletler topluluğunu oluşturacağız. Sonrası bolca muhabbet, bolca müzik ve elbette bolca hikaye…
İlk hafta, müzik yapmadığımız vakitlerde kaldığımız küçük kasabayı keşfediyoruz. Yakınlarda yaşayan müzisyen bir İsveçli karı-kocanın evine konuk oluyoruz. Adam ‘nikelharpa’ denilen bir İsveç enstürmanı çalıyor ve evin yanındaki atölyesinde nikelharpa yapıyor. Ömrümde ilk kez gördüğüm, çok tatlı sesi olan, yaylı gurubundan bir enstrüman nikelharpa. Karısı da keman çalıyor ve Türkiye’den geldiğimizi öğrenince, ‘Ben Türkçe bir şarkı biliyorum’ diyerek kemanıyla ‘Tabancamın Sapını Gülle Donatacağım’a başlıyor. Sazımla eşlik ediyorum ama öyle naif, öyle hisli çalıyor ki, kaç yıllık horona oturup ağlayasım geliyor. Meğer yıllar önce çıktığı bir Karadeniz turunda öğrenmiş de çok sevmiş, hiç unutmamış bizim türküyü.
Yine aynı hafta kasabadaki huzur evini ve bir anaokulunu ziyaret ediyoruz. Her ikisinde de konserler veriyoruz. Anaokulundaki çocuklara çalgılarımızla müzikli ve alegorik hikayeler yaratıyoruz, onlar ilgilenip güldükçe mutlu oluyoruz. O gün 2 çocuğun doğum günü partisi var anaokulunda. Çocuklardan birinin babası konserden sonra yanımıza gelip Türkçe konuşuyor. Ermeni olduğunu, İstanbul’da doğduğunu ama 1982’de ailecek Amerika’ya göçtüklerini, sonra Amerika’da bir Fransız’la evlenip buraya yerleştiğini anlatıyor. Ertesi gün Pazar yerindeki konserimizde de göreceğim aynı babayı. Hey Onbeşli’ye eşlik ettiğini fark edeceğim hatta. Ana dilinde olmasa da doğduğu ülkenin dilinde, bildiği bir türküyü duymak kim bilir nereye götürdü onu, diye yazacağım o gece defterime. Müzik taşıyıcı bence, alıp götürüyor insanı zamanın içinde bir yerlere.
2. hafta bize tesis edilen minibüs ile gezmeye başladık. St Antonin, Najac, Narbonne, Montauban gibi komşu şehirlerin pazarlarında ve meydanlarında konserler verdik, uzun masaların kurulduğu; şahane Fransız şaraplarının bardaklara doldurulduğu ve çeşit çeşit Fransız peynirlerinin masalara konduğu kır düğünüvari, keyifli ‘trabador’ anmalarında çaldık, St Antonin yakınlarında düzenlenen Samba Al Pais isimli festivale katıldık. Galiba en sevdiğimiz sahne deneyimi o olmuştu. Çadır kurup festival alanında 2 gece kaldık, 2 kere sahne aldık. Geceleriyse Brezilya, Jamaika, Şili, Bolivya gibi ülkelerden gelmiş perküsyon ağırlıklı grupların müzikleriyle zıpladık. Samba Al Pais’te de türkümüzü bilip bizimle söyleyen, zılgıtlarla samba dansı eden yarı Iraklı-yarı Fransız, Meryem isimli bir kadınla tanıştık. Merakı ve aşkıyla, yolu bir sürü ülkeden geçmiş hikayesini hatırlıyorum.
Son hafta, kasabamızın yakınındaki Caylus isimli bir komun köyün piknik alanındaki şenlikte, halatlarla ağaçlara tırmanıp konser verdik. Ağaç tepesinde, ”Tokat yolları taşlı” diyen koskoca bir kontrbas! 🙂 Boynunda benim dans ederken takmak için getirdiğim turuncu pullu kolye ve başında külahımsı şapkasıyla klarnet çalan Victor, her daim açık iştahı ile hiç durmadan yemek yiyebilen ama bunu hiç göstermeyen kontrbasçı Petter, yetenekli kemancı Pia, 12 telli akustik gitar çalan ciddi orkestra şefimiz Simon, İsveç gecesinde ona arkadan komik replikler fısıldayan Ellinor ve rasta saçlı Christopher ile süt beyazı tenli İsveçliler bir dünya; bağıra çağıra konuşan İtalyan Alberto, Pauolo ve Andrea ayrı bir dünyaydı. İngilizce konuşamayan ama şahane mazurkalar çalan Fransız akordeoncular Berenjor ve Claui ile fötr şapkalı, 16 yaşındaki kıvırcık gitarist Fellic ise bambaşkaydı. Adnan ve Derya ile her şeye ve herkese bol bol gülüp kendimizi sık sık çok dilli bir sitcomda hissettiğimizi anımsıyorum. Dünya ilginç bir yerdi. Ve o yaz, Güney Fransa’daki dünyanın bu müzikli hikayesi, tüm kahramanlarıyla birlikte benim etrafımda dönmekteydi.
14 Temmuz 2010 sabahı, o akşam Marsilya’dan kalkacak uçağıma yetişmek için hepsi uykudayken, erkenden Laguepie’den ayrıldım. Önceki gece kasabanın itfayecileri için düzenlenen eğlenceye katılmış, hem son kez çalmış, hem çalan müziklerle oynamış, gecenin sonunda duygusal vedalarla uykuya dalmıştık. Titiz ve huysuz Türk kızı da olsam, kendime ve etrafıma gülüp onları da güldürdükçe buzları eritmiştim galiba ki, o son gece herkes çok içten cümlelerle sarılıp bana minik anı-hediyeler vermişti. Sabah Fellic tren garına kadar eşlik etti. Laguepie’den Toulouse’a geçtim, orada ablamın arkadaşı Marion ile buluşup 5 yıl sonra ablamın o şehre yerleşeceğini bilmeden yarım gün Toulouse’u gezdim. ”Şimdi dünyanın bir yerinde, kimsenin adımı ve dilimi bilmediği bir yerdeyim” diye açmışım defterimi Toulouse’dan Marsilya’ya giden trende. Belki benim de hakikatim budur, ben olduğum anlar bu yolculuklardır. Bilinmediğim yerlerde dinlemeye heveslendiğim, dinledikçe zenginleştiğimi hissettiğim hikayelerdir, seslerdir gerçeğim. Elimdeki kitapta* Gorki ne güzel diyor: ”Hayat diye ben böylesine derim. Durmadan gideceksin, ne varsa bundadır. Bir yerde uzun süre kalma! Geceyle gündüz birbirini kovalayarak dünyanın çevresinde nasıl dolaşıyorsa, dolaş sen de, durma!…”
(*Maksim Gorki- ‘Makar Çudra’- Çingene Öyküleri, İnkilap Yayınları 2004)
Ya hem gülerek hem de duygulanarak okudum bu satırlarını Duygu. Müziğin birleştiriciliini ne güzel anlatmıssın. Kalemine, yüregine sağlık. Iyi ki yolun Genctur ile kesişmis.
BeğenBeğen