VAN’A DOĞRU

            2010 mayısında, o yaz hangi Gençtur kampında liderlik yapacağımı öğrenmek ve lider eğitim kampına katılmak için Çatalca’daki Nesin Vakfı’na gittiğimde, 2 yazdır Doğu-Batı Kampında koordinatörüm olan Hülya Abla, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğretim görevlisi Mustafa Sarı’nın davetiyle, inci kefalinin göçünü izlemek üzere mayıs sonunda Van’a gideceğini söylemiş ve beni de çağırmıştı. Van’a gitmek tabi ki epeydir aklımdaydı. 3 yıl önce Haydarpaşa Kampüsünde kurmaya çalıştığımız halk dansları kulübünde tanıştığım Muşlu, şair ve eczacı dostum Bilal’e ve nişanlısı Methiye’ye bu davetten bahsettim. Bilal askerden memleketine yeni dönmüştü. Marmara’da hukuk okuyan Methiye ise İstanbul’da, benimle birlikte ders geçip okul bitirmeye çalışmaktaydı. Finallerle bütünlemeler arası bir hafta sonuna denk gelen bu yolculuk için sağ olsun Bilal uçak biletlerimize sponsor olunca ve Vanlı arkadaşlarım üniversitenin yurdunda beni 2 gece konaklatacak bir yatak bulunca, 28 Mayıs 2010 sabahı yanımda Methiye arkadaşım, omzumda sazım, dilimde türkülerle Van yoluma çıktım.
 ”Giderem Van’a doğru, yolum İran’a doğru, 
Kes başım kanım aksın, kadir bilene doğru” 🙂
 
CIMG0142
            Van Havaalanında bizi Bilal karşılayacak, Van kahvaltısı etmek üzere ‘Bak Hele Bak’ isimli kahvaltı salonuna götürecek. Burası, Van’ın en ünlü kahvaltıcısı. Bir dönem Amerika’da yaşamış, neşeli ve sohbet sever bir Vanlının işlettiği, çeşit çeşit kahvaltılıkları ve otlu peyniri ile meşhur Van Kahvaltısının şahının deneyimlenebileceği bir mekan. Sahibi, arada salonun ortasına çıkıp anılarını anlatıyor, bilmeceler soruyor, bilen masalardaki kadınlara şal, küpe, anahtarlık gibi küçük hediyeler dağıtıyor. Kahvaltıyla midemiz, tadında bir stand-up ile yüzümüz gülüyor. Karnımız doyduktan sonra Van’ın o gün bana çok tenha gelen, kadınsız sokaklarında dolaşıyoruz. O yıl Terörle Mücadele Kanununda değişiklik yapan tasarı yasalaşmış, Diyarbakır’daki ‘taş atan çocuklar’ı da yargılama kapsamına alan yasayı protesto etmek için Van’ın hükümet konağının önünde bir fotoğraf sergisi açılmış. Birkaç yıl önce Lice’de mayına basıp bedeni paramparça olan Ceylan Önkol’un ve Kızıltepe’de kurşunlanan Uğur Kaymaz’ın da fotoğrafları var. ‘Terör’ ve ‘çocuk’ kelimelerinin aynı cümlede kullanıldığı böyle zamanlarda sanki, gökyüzü yüreğine doluyor insanın.
 
         Bilal’in bir arkadaşı arabasıyla bizi Akdamar kıyısına götürmek üzere Van merkezden alıyor. Yolda, bir zamanlar Vizontele’nin film seti olarak kullanılan Gevaş’a uğruyoruz. Yemyeşil arazi, o gün hüzünlü bir mezarlık gibi. Filmin müzikleri ve replikleri doluyor kulağıma. Kuşkusuz ilk akla gelen, kasabanın meydanına toplanmış halka televizyonu anlatmaya çalışan belediye başkanına Terzi Fikri’nin (Cem Yılmaz) süper zeki çıkışıdır: ”Zeki Müren de bizi görecek mi?” Ama benim en sevdiğim, belediye başkanı Nazmi Bey’in (Altan Erkekli) 2. film Vizontele Tubaa’daki şu naif cümleleri: Adamı kütüphane müdürü olarak göndermişler kütüphanesiz bir yere, oraya ilk iş bir kütüphane kurmuş. Demek ki, gönder hastanesi olmayan bir yere böyle doktor, hemmen sana bir hastane yapsın!” Filmin müziklerini çok sevdiğim Kardeş Türküler yaptığından replikler de, müzikler de her daim ezberimde. Önümüzdeki hışır hışır kavakların ardında Artos Dağı… 74 Kıbrıs Çıkartmasında şehit olan oğlu Rıfat’ın ardından Sıti Ana’nın (Demet Akbağ) damına çıkıp Artos’u soluna alarak namaz kıldığı ev, şu yıkık duvar olmalı. Ne zaman izlesem gözlerimi doldurur arka fondaki o uzun hava: ‘’Bitti m’ola Şam elinin hurması, gitti m’ola da ela gözün sürmesi…’’
                 Gevaş küçücük bir ilçe. İçinden geçip bizi Akdamar Adasına ulaştıracak sahiline varıyoruz. Akdamar Adası, Vanlıların ‘deniz’ dediği Van Gölünün 2. büyük adası. Rivayete göre bir zamanlar çobanın biri, Ermeni keşişinin kızı Tamar’a aşık olmuş. Bu aşka karşı çıkan kızın babası, kızını bu adaya hapsetmiş. Çoban kızı görebilmek için her akşam kıyıdan adaya (4 km) yüzerek gider, Tamar da her akşam çoban adayı bulabilsin diye elinde meşaleyle onu beklermiş. Sonunda kızın babası aşıklar arasındaki bu anlaşmayı öğrenince, bir gece kızının görmediği tarafta o da bir meşale yakarak çobanı şaşırtmaya kalkmış. Çoban meşaleye doğru yüzdükçe meşale yer değiştiriyormuş. Zavallı çoban ‘Ah Tamar!’ diye diye boğulmuş o gece. Zalim babaya dünya baki kalmamıştır elbette ama çobanın inlemeleri çeşitli söyleyişlerle adanın ismi olarak kalmış işte.
              CIMG0095  O gün hava kapalı, hafif yağmurlu; ada ise mor çiçek kokulu. Tepede bir yerde bir grup genç, türkü söyleyip halay çekiyor. Adadaki Ermeni Surp Haç Kilisesi 2007’de restore edilmiş. O yılın eylül ayında ibadete bile açılacak da, haberimiz yok daha. Kilisedeki kabartmalara baka baka, yüzyıllar boyu Van’da yaşamış ve sonra kaçmak zorunda kalmış Ermenileri düşünüyoruz. Ahtamar Adasından sonra arabamızla Edremit üzerinden Van merkeze dönerken Kıztaşı Tepesinde Bilal’in arkadaşından başka bir Ermeni aşk hikayesi dinleyip, sevdiğine kavuşamayacağını anlayınca taş olmayı dileyen kızın durduğu yerden Van Gölü’ne bakıyoruz. Edremit Van’a bakar, içinden şamran akar…
 
        -yyü       Sonunda kamptan arkadaşlarımla buluşmak üzere Yüzüncü Yıl Üniversitesi Kampüsüne varıyoruz. Anadolu’daki bütün üniversiteler gibi kocaman bir araziye yayılmış kampüs. Kafeteryada Hülya Ablanın da içinde olduğu kalabalık bir grup beni bekliyor, gelişimiz şerefine pasta kesiliyor. Çok mutlu oluyorum. Sonra Bilal ile Methiye merkeze dönüyor. O 2 gece ben üniversitenin kızlar yurdunda kalırken, onlar Van’ın o zamanlar meşhur otellerinden biri olan ve 1,5 yıl sonraki depremde yerle bir olunca adını tüm memleketin duyacağı Bayram Otel’de kalacaklar. Veterinerlik okuyan Musa, Resul, Ömer ve ziraat mühendisliği okuyan Mesut, Erdem ve Handan’la geniş bir tur atarak güneşi kampüste batırıyoruz o akşam. Van’dan İstanbul’a, bitkilerden hayvanlara, yollardan hayatlarımıza, öğrencilikten hayallerimize kadar ne çok konuşacak şey birikmiş meğer. Sırt çantamı o gece oda arkadaşım olacak Handan’ın odasına bırakıp şehre iniyoruz. O 2 gün ben de Yüzüncü Yıl Üniversitesinin öğrencisiyim. Onlar eğlenmek için Halay Kafe’ye gittiklerini söylüyorlar; tamam, seve seve giderim. Hatta Van’a kadar gitmişken hiç kaçırmam, halayımı da çekerim 🙂 Kafede canlı müzik yapan grup umduğumdan daha başarılı çıkıyor, neşeli bir akşam oluyor, uyumadan önce defterime bunları sıcağı sıcağına yazıyorum. ”Handan çok eğlenceli bir başörtülü genç kadın, çok güldürdü bugün beni. Tıpkı 5 yıl önceki Trabzon kampımda tanıştığım Sevim gibi!”
             Ertesi sabah kampüste hızlıca kahvaltı ediyor, Mustafa Hoca’nın organize ettiği 2 minibüslük bir kafileyle yolda Bilal’le Methiye’yi de alarak Muradiye Şelalesi’ne gidiyoruz. Şelale ismini, Bağdat seferine çıkarken burada dinlenmiş olan 4. Murat’tan almış. Yüzyıllardır coşkuyla akıyor, o aktıkça üzerindeki asma köprü de salıncak gibi sallanıyor. Yakınındaki Bend-i Mahi çayının üzerinde ise kanyonların kapadığı taştan bir köprü var. Hikayeye göre bir gün düğüne giden koca bir alay insan, tam burada düşüp ölünce köprünün adı ‘Şeytan Köprüsü’ kalmış. Asırlardır Ermeniler ve Kürtler başta olmak üzere bir sürü milletin birlikte yaşadığı, ‘Serhat’ dedikleri Van coğrafyasının hikayeleri hep hüzünlü aslında. Ama hüzünlü de olsa yeni yerler keşfetmenin ve yeni hikayeler dinlemenin keyfi var bende o gün. Yirmili yaşlarındaki onlarca rengarenk gençle ve türkülerle bahar ne güzel bir mevsim!
                 Sonra Erciş yakınından Van Gölü’ne akan Deliçay’da durup canlı canlı inci kefalinin göçünü izliyoruz. Yüzüncü Yıl Üniversitesinin Su Ürünleri Fakültesi profesörü Mustafa Sarı, yıllardır okul kitaplarında yer alan ‘Van Gölünde balık yaşamaz’ söylemine rağmen, mayıs ayında suyun akış yönünün tersine bir çaba ile tatlı sulara göç eden ve nesli tükenmekte olan inci kefalinin varlığını duyurmak, neslini korumak ve yöre halkına bu bilinci yaymak için üniversitede kurduğu Doğa Gözcüleri Kulübü sayesinde müthiş işler yapmış. Biz de o gün Deliçay’ın kıyısında, el kadar balığın, suyun akış yönünün tersine bir inatla, zıplaya zıplaya hayatta kalmaya çalışmasını hayretle izliyor ve doğadaki mucizeye bir kez daha hayran kalıyoruz. Akabinde Van Denizi kıyısına yürürken Yağmur ve Refika’yla sohbet ediyoruz. Kız çocuklarının üniversite okumasına çoğunlukla izin verilmeyen bir diyarda, dişleriyle, tırnaklarıyla babalarına nasıl karşı geldiklerini ve nasıl üniversiteye girdiklerini anlatıyorlar. O gün ve daha sonraki telefon görüşmelerimizde Yağmur’un iyimserliği ve kahkahası hep umut olacak bana. Dünyada baskıcı suların akışına inat, direne direne varlığını ve hayatını kazanan inci kefali gibi kadınlar var!
              Van Denizi kıyısında fotoğraflar çekilip otobüslerle bir yol üstü dinlenme tesisine geliyoruz. Bağlamamı kılıfından çıkarıyorum, şimdi ikram sırası bende. ”Senede bir görmediğim dostlar merhaba, merhaba!” Ardından, o yolculukta sözlerini Methiye’den öğrenip ezberlediğim ve o 2 gün boyunca çok söylediğimizden olsa gerek, 2011’deki Van Depremini haber aldığımda kulağımda çalacak olan türküye geçiyoruz: ”Bu tepe pullu tepe, nenni de yarim nenni, su gelir serpe serpe eski de yarim hani…” Sonrası, koy ver Van halaylarını: ”Elinde oya, gidiyor toya, dudağı boya, Menşure Hanım” 🙂
 
        DSC05610       O akşam dönüşte gruptan birkaç kişiyi de alıp Edremit yolu üzerindeki Bilal’in kuzeninin alabalık restoranına gidiyoruz. Kiremitte alabalık yiyor, azıcık alkol alıyor ve sazıma eşlik eden koroyla hep beraber bu kez başka türküler söylüyoruz. Methiye’nin sesi ne güzel! Zülal ve ablası Ayşegül ne mütevazı kadınlar! Musa, Resul, Hüseyin, Ömer, Erdem ne güzel yürekli adamlar! Hepsiyle bir arada o sofrada oturabildiğim ve bu yolculuğa çıkabildiğim için, en çok da Bilal gibi bir dosta sahip olduğum için ne şanslıyım. Bin şükür, diye yazacağım hafif çakırkeyif halimle o gece yurt odamdaki defterime.
 
      vansondanönceki             Son sabah Mustafa Hoca, Hülya Abla ve yine kalabalık bir ekiple Van’ın başka bir kahvaltıcısında toplanıyoruz. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Doğa Gözcüleri Kulübü, Hülya Ablayla bana üzerinde fotoğraflarının olduğu birer çini tabak ve Hülya Abla’ya siyah, bana turuncu birer şal hediye ediyorlar. Turuncu benim en sevdiğim renk, arkadaşların buna özellikle dikkat etmesine daha da çok seviniyorum. (Ki o şalı hala çok kıymetli olduğundan özenle kullanır, özenle saklarım.) Hülya Abla güzel bir şeyler söylüyor, ben de anlamlı bir teşekkür konuşması yapmak istiyorum ama sevinçten dilim dolaşıyor. O kahvaltıdan bol gülücüklü fotoğraflar çekilerek ayrılıyoruz ve Van’da son göreceğim yer olan Van Kalesine gidiyoruz. 
 
           Van şehrinin, M.Ö 800’lü yıllardaki Urartu Devletinin başkenti Tuşpa olduğunu biliyorum. Bugünkü ismininse Urartulardan sonraki sahiplerinden olan Ermeni bir validen aldığını kaleye çıkarken Yağmur’dan öğreniyorum. Kale yolunda 5 dilde Van Kalesinin tarihini (ezbere) anlatabilen komik çocuklar var. Son gün bize eklenen beden eğitimi öğretmeni arkadaşlarımız Zeki ve Sait çocukları konuşturdukça onların hazırcevaplıklarına gülüyor, bir yandan da yokuş yukarı çıktığımızdan nefes nefese kalıyoruz. Çoğu yıkılmış kalenin tepesinde efil efil bir Van Denizi manzarası var. Bir de güzelim kavak ağaçlarının yeşilliği… Van Kalesi diğer pek çok emsalinin aksine yabancı ordulara karşı koymak için değil, Tuşpa şehrini kontrol edebilmek için yapılmış. Bu tarz taş kalelere sadece Ermenistan ve İran’da rastlanırmış. Kaleden aşağı, doğal kaydırak haline gelmiş bir taş üzerinde kayarak ve Vanlı arkadaşlarımdan öğrendiğim bir tekerlemeyi söyleyerek iniyorum: ”O yanım keçe, bu yanım keçe, elime helal süt emmiş bir koca, dersen kısmetin açılır!” 
 
            Kalenin bitiminde artık havaalanına gitmek üzere vedalara başlıyorum. İşte böyle kısmetli, gülmeli, eğlenmeli ve öğrenmeli bir bahar vakti tanışıyorum ben Van’la. Bir buçuk yıl sonra bir depremle o hafta sonu gördüğüm bir sürü yerin viran olacağı ve orada tanıştığım pek çok güzel insanın doğal afet acısına, doğal olmayan bir nefret acısının ekleneceği aklıma gelmiyor tabi. 5 yıl sonraki 2. gidişimde şehir merkezini çok daha gelişmiş ve kadın dolu görebileceğimi de bilmiyorum. Dönüş yolunda ‘iyi ki gitmişim’ minvalinde gülümseten müzikler dinliyor, eve varınca Vizontele’yi bir daha izlemeye karar veriyorum.
 
            ‘’İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan. Amma biz biliriz ki, bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen, burası dünyanın en güzel yeridir. Amma dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası dünyanın en güzel yeri değildir.’’(Nazmi Bey-Vizontele)

                                                  CIMG0140                                                                 

Yorum bırakın