LOZAN, BERN, CENEVRE; Heidi’nin Memleketi İsviçre

               16 Şubat 2010

               Merhaba sevgili annem! 

         Cenevre’den Paris’e döndüm ve nihayet internet bağlantısına eriştim de sana İsviçre gezimi yazmak üzere bilgisayarımın başına geçtim. Dedem arkamda uyukluyor. Anneannem de bir mutfağa, bir dışarı dolaşıp duruyor. Senin bu anan oturmayı bilmiyor! 🙂

   İsviçre’ye gelirsek… Beni oraya davet eden arkadaşım Alexia 25 yaşında, ufak tefek, deli dolu bir genç kadın. Ailesi Lozan’ın kırsalın yaşıyormuş. 17 yaşında liseyi bitirdikten sonra ailesinden ayrılıp büyük otellerin mutfaklarında yamaklık yaparak aşçılık öğrenmeye başlamış. Londra’da bir otelde çalışırken memleketi Lozan’daki uluslararası turizm otelcilik okuluna girip profesyonel aşçı olmaya karar vermiş. Paralı bir okulmuş orası. Burs alabilmesi için IELTS’i geçmesi gerekiyormuş. İşte o da bir süre çok çalışıp para biriktirerek İngiltere’ye, bizim dil okuluna gelmiş. 2,5 ay kadar kaldı Porstmouth’ta. IELTS’i de geçti. Bahsettiği okula kabul olmuş, geçen hafta başlamış. 2 yıllık bir programmış. Mezun olunca dünyanın pek çok yerindeki otellerde çalışabilecekmiş. Şimdi mutlu, matematik dersleri hariç okulunu çok sevmiş. İlk gece matematik ödevlerine yardım ettim. Kesirlerde içler dışlar çarpımı, sadeleştirme, genişletme falan. Benim için çocuk oyuncağı, bilirsin. Hepsini tıkır tıkır çözüp ona açıklayabildim diye tüm gece teşekkür edip durdu. ”Türkiye’de iyi bir geleceğimizin olması için biz 10 yaşından itibaren beri uğraşıyoruz dostum” dedim. Bir de işe yaradım diye sevindim. 🙂 

Lozan3    12 Şubat Cuma öğleninde vardım Lozan’a. 14.30’a kadar kendi başıma sokaklarda dolaştım. Hava çok soğuk ama biraz güneşliydi, bir de yürümek iyi geldi 4 saat trende oturduktan sonra. Çok sakin, küçük bir şehir Lozan. 120 bin civarıymış nüfusu. Herkes saygılı, kurallar ve düzen gayet güzel oturmuş, Avrupa işte… Sonra Alexia’nın ev arkadaşı Celin ile buluştuk tren garında, eve gittik. Alexia’yı beklerken Celin’in hikayesini dinledim. Ailesi Paris’te yaşıyormuş ama o da başka deneyimler yaşamak için Londra’ya gitmiş, 6 yıl orada yaşamış, kafelerde çalışmış, İngiliz bir adama aşık olmuş, sonra ondan ayrılınca yeni bir hayatla kendini yenilemeye karar verip buraya gelmiş. Şimdi Lozan’da bir kafede çalışıyormuş. Burada tutunup tutunamayacağını görmek için kendine 3 ay süre tanımış, şimdi o 3 ayın geçmesini bekliyor ve kendini dinliyormuş. Avrupalılar için orada burada kendini arayıp dinlemek ne kolay! Vize derdi yok, bizimkiler kadar büyük ekonomik kaygıları yok…

    Güzel kokulu bir çay yaptı Celin, götürdüğüm sarmaları yedi ve çok beğendi. Sonra beni evde yalnız bırakıp çalıştığı kafeye döndü. Ben İkea dekorlu evlerini incelerken Alexia geldi. Çok sıcak karşıladı beni. Sarmalara o da bayıldı tabi. Bunu anneanneme söyledim gelince; ”Keşke daha çok yapaydık, yemek yapanı yoktur onların, kızancıklar aç ölmüştür orada” dedi. 🙂 İlk gece oranın meşhuru olan bir Etiyopya restoranına gittik. Koca bir tepsiye akıtma gibi krepler koymuşlar, yanında da birer kaşıklık çeşitli mezeler var, akıtmanın içine istediğin mezeden sarıp yiyorsun. Güzeldi gerçekten. Bizim yemeklere de çok benziyordu. Ne garip, Etiyopya’da insanlar açlıktan ölürken, İsviçre’dekiler onların yemek kültürü ile tıka basa doyabiliyor!

    Cumartesi günü Bern’e gittik. Trenle Lozan’a bir saat uzaklıkta. Yol boyu trende karlı Alp Dağlarını izledik. Heidi geldi aklıma. Alexia, aslında Heidi’nin ve Peter’in hikayesinin 1700’lü yıllarda devlete vergi borcu olan yoksul ailelerin zenginlere sattığı çocuklarından esinle yazıldığını söyledi. 1960’lara kadar bu satışlar devam etmiş. Hatta Alexia’nın dediğine göre kilise aracılığıyla, bizzat köle olmak üzere satılıyormuş bu çocuklar. Dünyanın en medeni ülkelerinden ve en sosyal devletlerinden sandığımız İsviçre’ye bak sen hele! Dönünce araştıracağım bu meseleyi.*

          Bern13  Hava -5 dereceydi Bern’de. Önce tren garındaki Turist Bilgilendirme Merkezine (tourist info) gidip şehir hakkında bir şeyler sorduk. Oradaki bir rehber kadın (ücreti dahilinde) bizimle yürüyerek 2 saatlik bir İngilizce şehir turu yapabileceğini söyledi, kabul ettik. Lozan’dan daha kalabalık, yine düzenli ve renkli bir şehir Bern. Lozan’da Fransızca konuşuluyordu, Bern’de Alman kantonuna geçmiş olduk. İsviçre çok ilginç bir ülke. 7 milyonluk nüfusuna rağmen, 4 ayrı resmi dili var: Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanca… Bern, konfederasyon şeklinde yönetilen ülkenin fiili başkenti. 26 kanton varmış ve hepsinin birer temsilcisi Bern’deki parlamentoya gönderiliyormuş. 7 tane başbakan tarzı devlet başkanları varmış kantonları temsilen. Avrupa’nın ortasında olması rağmen Avrupa Birliği’ne üye değil. 1.ve 2. Dünya Savaşlarına da katılmamış ve rehber kadının dediğine göre ülkenin anayasasında savaşa girmenin yasak olduğu yazılıymış. ‘Huzurun ve barışın ülkesi’ diye kartpostallar vardı zaten her yerde. Bern’de Almanca konuşuluyor ama hemen hemen herkes Fransızca da biliyor. Şehrin eski dokusu hiç bozulmamış, eskiden yeniye doğru geliştirilmiş şehir.

Bern38             Bern’in ismi Almanca “baren” yani ‘’ayı’’ kelimesinden geliyormuş. Bu kantonun arma sembolü de ayı zaten. Hala da 2 tane ayının olduğu çok önemli bir parkları var ama kış uykusundalar, göremeyiz diye oraya gitmedik. Şehrin meydanlarından ve sokak aralarından geçen Aare Nehri üzerine çok ince hesaplarla, oldukça estetik kanallar yapılmış. Şehrin içme suyu da bu nehirden sağlanıyormuş. Az kişiye, çok kaliteli ve estetik hayat! Her yerde küçük, renkli ve ayı figürlü çeşmeler… Ki onlardan akan sular bile soğuktan donmuştu.

              Bern’de de Prag’daki gibi 1600’lerden kalma astronomik  bir güneş saati vardı sahi. Hemen yakınında ise Ogre Çeşmesi dedikleri, küçük bebekleri yerken tasvir edilmiş, ayı şeklinde bir canavar heykeli. Parlamento binası ve yakınındaki eski hapishane kulesi de gayet güzeldi. Şehrin en yüksek tarihi binası olan Bern Katedrali çok görkemliydi. Tavanlarına ve yüksek kapı girişlerine o kadar küçük ve detaylı insan figürlerini bilmem kaç yüzyıl önce nasıl işlemişler, şaşarsın. Sırat köprüsünden geçen insanları sembolize ediyormuş o figürler. Bir de yüksek bir tepeden şehrin manzarasını büyük oranda görebildiğimiz Kornhausbrücke Köprüsü’ne çıkınca, şehirle birlikte Heidi’nin çıplak ayakla dolaştığı dağları tekrar görür gibi oldum. 

          Bern’de en son Einstein’in 1903 ile 1905 arasında yaşadığı ve içindeki eşyaları ile birlikte şimdi müze olmuş evine girdik. Einstein, Bern Patent Enstitüsünde çalışırken bu evde kalmış ve görecelilik teorisini bu evde keşfetmiş.

Lozan18O gece Lozan’a dönüp tatlı bir Fransız restoranına, Alexia’nın bir arkadaşının doğum günü yemeğine gittik. Bütün gece Fransızlar gibi dura dinlene yemek yedim ve heyecanla birbirlerine Fransızca bir şeyler anlatan Alexia’nın arkadaş grubunu izledim. Fransızca konuşmaya çok özendim. ‘30’uma kadar yapacaklarım’ listeme az biraz da olsa Fransızca öğrenmeyi de ekledim 🙂 Pazar günü Lozan’da dolaştık. 1923’te Lozan Barış Antlaşmasının imzalandığı Rumine Sarayı’na gittik. Şimdi güzel sanatlar müzesi olarak kullanılıyormuş. Lozan’da da Notre Dam Katedrali varmış, yüksek bir tepeden şehre bakan. Oraya ve yakınındaki Lozan Şatosuna çıktık. Pazar mayhoşluğu ile tenha sokaklarda yürüdük, gotik mimarili eski binalara baktık, konuşa konuşa Leman Gölü kıyısına vardık. En sonunda açık bir market bulup çikolata aldık, Alplerde beslenen ineklerin sütünden yapılmış değişik peynirlerden tattık. Akşam da evde Alexia’nın yaptığı şahane lazanyayı yiyerek İngilizce bir film izledik.          

Pazartesi sabahı Alexia ile vedalaştım. O okula gitti, ben de trenle yarım saat uzaklıktaki Cenevre’ye geçtim. Tren garındaki ‘tourist info’yu buldum yine. Merhaba, dedim güler yüzle. ”Ben bu şehirde turistim, 6 saatim var. Nereleri görmemi önerirsiniz?” Elime bir harita verildi ve tek tek gidebileceğim yerler tarif edildi. Hava da çok güzeldi şansıma, sıfırın üzerinde ve güneşli. Tren garından Cenevre Gölü kıyısına doğru yürümeye başladım. ‘İngiliz Bahçesi’ dedikleri ferahfeza bir parkta, ‘Çiçek Saati’ dedikleri, güneş enerjisi ile çalışan ve 1955 yılında şehrin bahçıvanları tarafından 650 çeşit çiçekle yapılmış olan bir peyzaj şirinliği vardı mesela.

               Sonra eski şehir merkezinin dar sokaklarında dolaştım, Tepedeki Aziz Pierre Katedraline çıktım. Reform Müzesinin ve Belediye Binasının önünden geçtim. Reform Anıtını gördüm. Günler sonra güneşi bulunca, içerilere giresim gelmedi hiç, bol bol yürüdüm. Arada bir kafeye oturup böyle özgür ve mutlu bir şekilde Avrupa’da gezebildiğim için keyiflenip kendime bir kahve ısmarladım, kahvemi içerken gözlemlerimi yazdım. Akabinde yine çantamı sırtlanıp göl kıyısına inerek ‘Jet d’eau’ dedikleri, saatte 200 km hızla 240 metre yüksekliğe su fışkırtabilen o büyük fıskiyeye baktım, martılarla İstanbul’u hatırladım. En son, bir sürü dünya dilinin konuşulduğunu işittiğim, lüks dükkanlarla dolu Rue de Rohn Caddesi’ne gidip bir yerlerde karnımı doyurdum. Cenevre, gördüğüm diğer 2 İsviçre şehrine göre oldukça kozmopolit ve kalabalıktı. Gitmeden önce internette bir sitede dünyanın en yaşanılabilir 3. şehri seçildiğini okumuştum. Ruh halim gayet iyi olduğundan mı nedir bana da öyle geldi, sevdim Cenevre’yi.

  Cenevre29   Dönüş treninde yanıma oturan yol arkadaşım, Filipinli bir genç kadın oldu. Mia’ymış adı. Ailecek Filipinler’den Amerika’ya göçmüşler o küçükken. Kimya okuyormuş Chicago’da. Bir proje kapsamında Cenevre’deki nükleer araştırmalar konseyini (CERN) görmeye gelmiş, 2 gün kalmış, şimdi Paris’e geçiyormuş. Yol boyu birbirimize Cenevre’de gördüklerimizi anlattık. Birleşmiş Milletlerin Sarayı varmış Cenevre’de, şehrin biraz dışında kalıyor diye gitmemiştim ben, o gitmiş. O da sevmiş bu şehri. Bir ara sessizlik oldu, o telefonuna baktı, ben yola baktım. Öğlen yemeği yediğim restoranda düşündüğüm şey aklıma geldi. Şimdi zaman dursa ya da yavaşlasa filmlerdeki gibi, ağır çekimle kamera tek tek şu trenin koltuklarını gezse… Herkesin başka dillerdeki ve başka coğrafyalardaki hikayelerini gösterse, arka fondan da iç seslerini verse… Kim bilir o hayatlarda ne ilginçlikler ve ne tesadüfler vardır, değil mi?

    Heidi’nin memleketi de işte böyleydi güzelim. Sanırım merak ettiğin her bir ayrıntıyı, heyecanımı da ekleyerek yazdım. 4 Ekim 2009’da başlayan İngiltere maceramı 10 Mart 2010 tarihli Türkiye’ye dönüş biletimle sonlandıracağım. ”Gelenin işi gitmek” dedi anneannem. Şimdi de arkamda, ”Daha yazar mısın be?” diyor. Kalkıp ona biraz bağlama çalayım. Beni özlediğini düşünerek ve karlı İsviçre Alplerinden memleketimin dağlarına selam göndererek Karacaoğlan’ın şu türküsünü de sana yollayayım. Haydi sağlıcakla kalın! 

Şu yüce dağların karı eridi, gel oldu gidelim de bizim ellere

 

* http://www.radikal.com.tr/kultur/isvicrenin-karanlik-yuzu-heidinin-ayagi-niye-ciplak-1293149/


                                                          

Yorum bırakın