Aslında Londra ile 4 Ekim 2009 öğleninde tanıştım. O gün Standsted Havaalanı’ndan Victoria Otobüs İstasyonuna, oradan da Waterloo Tren Garına varıp bir an önce Porstmouth’a kendimi atmaya çalışırken, camdan görebildiğim kadarıyla hem çok yabancı, hem de çok tanıdık gelmişti. Öncesinde gördüğüm Avrupa başkentlerinden; Paris, Prag ve Roma’dan farklıydı ama bir yandan da her yanını sarmış beynelmilel reklam panolarından galiba, hepsinden daha aşinaydı.
2. keşfim, dil okulundaki 2. hafta sonuma denk gelen günübirlik turla olacak. ”Şanslı bir insanım, Londra’yı yağmursuz görebildim. Gidiş yolunda kendimi biraz yalnız hissettim, ama dönüşte bir sürü insanla muhabbet ettim” diye ertesi gün heyecanla günlüğüme birinci Londra hikayemi anlatmaya başlayacağım. Hatta dönüş yolunda ilk Arap arkadaşım Lome ile tanışacak ve bursu bittiği için Suudi Arabistan’a dönmek zorunda olduğunu gözleri dolarak söylediğini yazacağım.
10 Ekim 2009 günü hava çok güzel. Sabah Waterloo’da inip 2000 yılındaki olimpiyatlar için yapılan ve sonrasında da Londra’nın simgesi olarak kalan o büyük dönme dolabın, London Eye’in yanından geçiyoruz. Yağmursuz gün gören Londralılar çoluk çocuk dışarıda. Dil okulundan bir rehber var yanımızda, Meksikalı Renita. Yıllardır İngiltere’de yaşadığını, Londra’yı artık avucunun içi gibi bildiğini anlatıyor. Bir yandan onu dinlemeye, bir yandan da etrafımızda kaykayla dolaşan çocuklara takılmamaya çalışırken Thames Nehri kıyısına gelmişiz. Kafamı kaldırdığımda karşımda Westminster Sarayı, yani Parlamento Binası ve hemen yanında 15 tonluk saati ve 8 tonluk çanı ile Saat Kulesi (Big Ben Tower). Parlemento Binası 1666’daki büyük Londra yangınında büyük ölçüde zarar görmüş ve 20 yıla yakın bir sürede yenilenebilmiş. Lordlar kamarası ile avam kamarası gibi İngiliz aristokrasisini oluşturan grupların, halen kullanılan bu binanın içinde bulunduğunu söylüyor Renita. Thames Nehri’nin üzerindeki köprüden geçip saraya ve saat kulesine yaklaşırken İskoç gaydası çalan, geleneksel kıyafetli bir sokak müzisyeni görüyorum. Mutlu ve şaşkınım, Britanya’dayım. 🙂
Westminster Sarayı’nın arkasındaki saray kilisesi Westminster Abbey’e ve Londra piskoposluğunun merkezi olan St. Paul Katedraline bakıp Buckhingham Sarayına doğru yürüyoruz. ‘Parlamenter Monarşi’ (Westminister Modeli) denen yönetim sistemiyle yasama yetkisini parlamentoya verip sembolik kraliçelerini -anladığım kadarıyla- sempatiyle bağrına bağmış İngilizler. Buckhingam Sarayının yıllar önce Prenses Diana’nın cenaze töreninde gördüğüm o meşhur kapısının önüne geliyoruz sonra. O gün asker değişim töreni var. Atlı ve tüylü başlıklı askerler, etraftaki onlarca turist gibi benim için de hayli ilginç bir görüntü oluşturuyor. Bol bol fotoğraf çekip Beyaz Kule’ye (Londra Kulesi) ve hemen yanındaki meşhur köprüye geliyoruz. (Tower Bridge) Kule, 11. yy’da kraliyet sarayının suçlularına zindan olarak yapılmış, daha sonra cephanelik olarak kullanılmış.
Öğlen yemeği için gruptan ayrılınca kendi başıma sandviçimi yiyerek ve yürüyerek Piccadily Circus’a varıyorum. Burası Londra’nın en merkezi meydanı. Ünlülerin balmumu heykelleri ile dolu Madam Tussauds Müzesi de burada ama girişi çok pahalı. Daha önce Paris’te o müzenin bir benzeri olan Müze Grevin’i gezdiğim için Tussauds’yı es geçerek caddedeki kırmızı telefon kulübelerinden birine girip ‘Hello from London’ (Londra’dan merhaba!) demek üzere ablamı arıyorum 🙂 Sonra sora sora uçsuz bucaksız Hyde Park’ı bulup küçük bir kısmında yürüyor ve sonbaharın Londra’ya yakıştığını düşünüyorum. O zamanlar Amy Winehouse muhtemelen Londra’da bir yerlerde müzik yapıyor ama henüz onu bilmiyorum. Ölümünden çok sonra keşfedip şarkılarını ve sesini çok seveceğim, ‘Rehab’ şarkısı ile hep o tatlı sonbahar günündeki Hyde Park’a gideceğim.
Londra’ya 2. gidişim, 2009 yılının en kısa ve çok yağmurlu gününe denk gelmişti. 21 Aralık. Oradaki Türkiyeli göçmenlerin yaşadığı bir mahallede oturan Türk arkadaşımla buluşup göçmenlik, Türkiyelilik, İngilizlik ve milliyetçilik üzerine konuşmuştuk ara sokaklarda epeyce ıslanıp sonra bir Cafe Pret’de soluklanarak. Akşamüstü tek başıma Noel süsleriyle dolu Londra’nın ünlü alışveriş caddesi Oxford Street’te dolaşıp ucuzundan bir çift çizme almıştım su çekip iyice açılan botlarımın yerine. Dönüş yolunda üşümüş ve mahzun hissetmiştim kendimi. 1980’lerde Londra’da yükselen ırkçılığı anlatan ‘This is England’ filmini* hatırlamış ve ertesi gün, o konuştuklarımızı ‘This is England’ (Butası İngiltere) diye başlayarak yazmıştım defterime.
Son gidişim 6 Şubat 2010’da, IELTS’ten çıktıktan ve Pompey’le vedalaştıktan sonra olacaktı. 2007’de gittiğim İtalya kampındaki Portekizli arkadaşım Sarah, Londra’da sosyoloji yüksek lisansı yapıyordu ve şehirdeki son 2 gecemde beni kaldığı motel odasında ağırlayabileceğini söylemişti. Sınavım iyi geçmiş, İngilizcem artık Sarah’ın İngiltere’deki Müslüman göçmenler ve dünyada yükselmeye başlamış İslamafobi üzerine yaptığı akademik araştırmaları anlayacak düzeye gelmişti. O gece Sarah ile gittiğimiz Belçika restoranında ve sonrasında yürüdüğümüz, adını bir savaştan alan Trafalgar Square (Trafalgar Meydanı) boyunca konuşmuş, konuştukça ikimiz de görüşmediğimiz sürede ne çok büyüdüğümüzü ve dünyanın ne kadar hızlı değiştiğini düşünmüştük.
Ertesi gün Sarah okula gitmiş, ben bu kez önceki yaz Afacan Motel’de tanıştığım Barcelonalı arkadaşım Gina ile buluşmuştum. Gina, Barcelona’dan birkaç günlüğüne gezmeye geleceği Londra tarihlerini bana göre ayarlamıştı sağ olsun. O gün onun önerisiyle Londra’nın göçmen mahallerinin olduğu doğu kısmındaki Brick Lane pazarına gitmiştik. 2. el giysilerden eşyalara pek çok şeyin satıldığı bu pazarda biz en çok dünyanın tüm mutfaklarından örneklerin bulunduğu yemek kısmını sevmiş, Malezya usulü, dürüme benzer bir şeyler yemiştik. Oradan konuşa yürüye Colombia Road’taki çiçek pazarına varmıştık. Hayatlarımızdan, aşktan, İspanya iç savaşından, Katalanların İspanyol hükümetiyle olan ilişkisinden ve Türkiye’deki Kürt meselesinden bahsetmiştik birbirimize galiba. Ayrılmadan önce yine Hyde Park’ın bir ucundaki, vakti zamanında Marx ve Lenin’in de konuşmalar yaptığı ‘Speaking Corner’ı (Konuşma Köşesi) aramıştık.
Son gün erkenden çıkıp sabahtan Natural History Museum’u (Doğa Tarihi Müzesi), öğleden sonra ise kapanana kadar Britanya Müzesini (British Museum) dolaşacaktım nefes nefese. Doğa Tarihi Müzesinden, girişindeki dev dinozor heykeli ve doğaya meraklı onlarca çocuğun nesli tükenmiş hayvanların taklitlerini izleyen tatlı ilgisi kalmış aklımda. Britanya Müzesinde ise dünyanın bütün uygarlıklarına ait büyük büyük galerilerin bulunduğunu ama zaman darlığından hepsine giremediğimi, sadece Mısır uygarlıklarından kalma mumyaları ve Uzak Doğu’ya ait bir şeyler gördüğümü, altında Mezopotamya kalıntısı olduğu yazan tarım aletlerine dair bir şeyler okuduğumu, Maya ve İnka gibi eski Amerika’ya dair bilgilerin bulunduğu bir salona girdiğimi ve en son eski Budist tapınaklarına ait bazı replikalar gördüğümü hatırlıyorum.

8 Şubat 2010 sabahı çok önceden ve oldukça ucuza aldığım hızlı tren bileti sayesinde Manş Denizinin altındaki tünelden geçip Londra’dan Paris’e gitmek üzere St Pancras Tren Garına erkenden varıyor; kocaman valizim, sırt çantam, omuz çantam, bilgisayarım ve bağlamamdan oluşan dağın ardında bir Cafe Pret koltuğuna oturup heyecanla Londra’da geçen son 2 günümü yazıyorum. Vaktim bol, hızımı alamayıp 2. kahveye geçiyor ve defterimi tekrar açarak bu kez gelecekteki yol hayallerimi anlatmaya koyuluyorum. Yıllar sonra o defteri açıp okuduğumda o hayallerin büyük bir kısmını gerçekleştirmiş olacağımı aslında içten içe bilerek gülümsüyorum. Gina ile 6 yıl sonra bu kez Barselona’da buluşacağımı, Sarah’ı 7 yıl sonra Brüksel’de tekrar görebileceğimi, yollarımın artacağını, arttıkça hikayelerden ve keşiflerden daha büyük keyifler alacağımı…
Aklıma o zamanlar çok sevdiğim Ece Temelkuran’ın cümleleri geliyor. ”Bir sorun olmalı mutlaka” diyordu ‘Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita’nın** başında. ”Hep aynı cümleyi tekrar eden bir derviş gibi döne döne aynı soruyu sormalısın. Cevap, başlangıçta tahmin ettiğinden ne kadar uzakta ise, gerçeğe o kadar yakındır… Düzenin bozulmalı. Evden çıkmak budur.” Benim sorum kendime ve dünyadaki yerime dairdi sanırım ilk yoluma çıkmadan önce. Düzenim bozuldu, karşılaştırdım, ayrıştırdım, şaşırdım, şaşırdıkça daha çok meraklandım. Dil okulundaki yetmiş iki milletten insanı dinlerken ve her sınıfta bulunan kocaman dünya haritalarına bakarken çocukluğumda evde incelediğim o büyük dünya atlasını hatırladım. ”Dünya merakının peşinde, okuya-geze büyümeye çalışan insanların yeri neresiyle, ben de orada olmalıyım” diye yazıyorum defterime. Orası yollar, biliyorum. Birkaç saat sonra trendeki koltuğuma yerleşip bilgisayarımı açarak Sarah’ın önceki gece benim için hazırladığı fado CD’sini dinlemeye başlıyor ve yeniden görüşene kadar Britanya Adasına veda ediyorum.

*This Is England, Yön:Shane Meadows, 2007
**Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita, Ece Temelkuran, Everest Yay., 2006