OXFORD, CAMBRIDGE; Alice Harikalar Diyarında

                ”Her şey elindeki saate bakıp hızlı hızlı yürüyen, tuhaf giyimli bir tavşanla başladı. Tavşanın peşine takılan Alice, bir anda kendini fizik kurallarının çok da geçerli olmadığı garip bir dünyada buldu.” diye başlar ‘Alice Harikalar Diyarında’. 1865 yılında Oxford’da matematik okumakta olan İngiliz yazar Lewis Carroll (gerçek adı: Charles Lutwidge Dodgson) çalıştığı üniversitenin dekanının küçük kızı Alice’e, birlikte gittikleri bir piknikte bir öykü uydurmuş, sonra küçük kızın ısrarıyla bu öyküyü oturup kaleme alınca dünya çapında bir üne kavuşmuş.

            Lewis Carroll’den 145 yıl sonra, bulunduğum şehirden 2,5 saat uzaklıkta olan Oxford’a gitmek için fırsat kollar olmuştum. Çünkü İngiltere, Londra’dan sonra Oxford demekti benim için. 2010 yılının başlamasına az bir zaman kala, Alice’inki kadar büyük bir merakla, dil okulumda gördüğüm ilk Oxford gezisi listesine adımı yazdırdım. Hiç de pişman olmadım. Nitekim Oxford dönüşü İstanbul’daki bir arkadaşıma ”Bu ülke oldukça ıslak ve kapitalistleşmiş; dolayısıyla da orjinalliğini yitirmiş bir diyar. TV programlarından, günlük hayata kadar aslından daha az nüfuslu bir Amerika var burada. Özgünlük binalarda kalmış biraz belki, bir de Oxford’da. Çok sevimli ve ayrı bir dokusu vardı bence o şehrin. Bu ülkede sürekli kalacak olsam, Oxford’da yaşamak isterim.” diye yazacaktım.

          High Street22009 Kasımının son cumartesi günü, Portsmouth’tan Oxford’a 20 kişilik bir kafileyle gitmiştik. Britanya Adası Noel hazırlıklarına başlamış, cıvıl cıvıl süslerle dolu sokaklara Noel şarkıları söyleyen rengarenk müzisyenler ve kilise koroları çıkmıştı. Yüzyıllardır içinde barındırdığı köklü üniversitelerle dünyanın bilim yuvalarından biri olan Oxford’da yürümek bile entelektüel hissettiriyordu insana. İbrahim Tatlıses boşuna dememiş vaktinde ”Urfa’da Oxford vardı da biz mi gitmedik?” diye 🙂

CIMG0019                    Alice’in harikalar diyarına çıkış noktası olan ve Alice’ten yıllar sonra Harry Potter filmlerinin de bir kısmına ev sahipliği yapan şehirde, dünyanın İngilizce konuşulan en eski üniversitesi olan Oxford Üniversitesinin 38 tane bağımsız koleji bulunuyor. Hava soğuk ama şükür, yağmur yok. Tren garından bir Turist Rehberi alıp Mariska’yla yürümeye başlıyoruz. Ünü büyük ama kendi yürüyerek gezilebilecek kadar küçük bir şehir Oxford. Önce Cornmarket Caddesinde biraz dolaşıyoruz. Oxford’un akademik tarihi MS 8. Yüzyıla uzanıyor, Gotik Anglosakson mimari yapısı ise hem  8. yy’dan hem de ‘Viktorya Devri’nden (17. ve 18. yy’da, Sanayi Devrimini de kapsayan Kraliçe Viktorya’nın hüküm sürdüğü, Britanya’nın en parlak döneminden) izler taşıyor. Caddenin bitiminde Darfax Kulesi var ama o gün kapalı olduğundan çıkamıyoruz. Devam edip Queen Street’teki Oxford Kalesi’ne bakıyor, Radcliff Meydanında bulunan ve içindeki milyonlarca kitapla Avrupa’nın en eski ve en zengin yer altı kütüphanesi olan Bodleian Kütüphanesinin ve Sheldonian Tiyatrosunun önünde birbirimizin fotoğraflarını çekip iyice üşüdükten sonra St Mary Virgin Kilisesi’ne giriyoruz.

   oxford3    Sonra Mariska Doğa Müzesi’ne gitmek istiyor, ben Londra’da da o müzenin bir benzerine gideceğimden sokaklarda dolaşmak istiyorum. Sonradan ona değil de, dünyanın en eski üniversite müzesi olan Ashmolaean Müzesi’ne gitmediğime pişman olacağım. Öğleden sonra buluşmak üzere ayrılıyoruz Mariska’yla. Günün kalanında şehri kendi başıma keşfetmeye başlıyorum. Aslında içinden geçen Cherwell Nehri’nde tekne turu yaparak da şehri izlemek mümkün ama o hakkımı daha sonra Cambridge’de kullanacağım. Kolej binalarının arasından, bazı binaların tepesindeki ‘gtotesk’ dedikleri yarı hayvan, yarı insan motifli ilginç tasvirleri izleye izleye ve her köşe başında şarkılar söyleyen birkaç kişilik kilise korolarını dinleye dinleye, hem ısınmak, hem de öğle yemeği sandviçimi yemek üzere İngiltere’nin en sevdiğim ucuz kahveci zinciri olan Cafe Pret’e geliyorum. Öğle yemeğine para vermiyorum ama sandviçin üzerine Janette’in tavsiye ettiği Oxford’un meşhur kurabiyecisi Ben’s Cookies’e gidip bir kakaolu kurabiye almayı ihmal etmiyorum 🙂 Ardından Blackwell Kitapevine ve ‘Alice Harikalar Diyarında’dan esinlenerek yapılmış aksesuarların satıldığı Alice’in Dükkanı’na uğrayıp ufak tefek hediyelikler ve kartlar alarak Christ Kilisesine varıyorum.

             Christ (İsa) Kilisesinin Oxford’daki üniversitelerin en eski kilisesi olduğu söyleniyor. Alice’in yaratıcısı Lewis Carroll de, gerçek Alice’in babası da burada akademisyenmiş zamanında. Dolayısıyla yazarın kilisenin o güzelim yeşil bahçesinden ilham aldığı, Alice’in o tuhaf giyimli tavşana orada rastladığı düşünülüyor. 2000’li yılların başında İngiliz yazar J.K Rowling’in fantastik romanı Harry Potter’in filminin çekimi için de bu kilisenin seçilmesine şaşırmamak gerek. Zira kilise, kasımda bile renkli olan bahçesi ve binaların görkemiyle masaldaymış hissi yaşatıyor insana. Oxford’a gitmeden önce ilk 3 filmini izlemiş ve fantastik kurgudan çok haz etmesem de Harry Potter’i sevmiştim. Filmde Hogwarts Büyü Okulu olarak kullanılan kiliseye ve fırsat bulup filmde gördüğüm o uzun yemek masalı salona girebildiğime ayrıca sevinmiştim.

    oxford6        Kısa kış günü akşama yaklaşırken Mariska ile Venedik’ten esinlenerek yapılmış Bridge of Sighs (Ahlar Köprüsü-Kemeri) altında buluşmuş, içine giremediğimiz Oxford Kütüphanesine dışarıdan bakıp tren garının yolunu tutmuştuk. Müzelerini gezemesem de sokaklarında huzurla dolaştığım renkli bir şehir olarak yerleştirdim anılarıma o gün Oxford’u.

                           Yaklaşık 1 ay sonra, yeni yıla birkaç gün kala Cambridge’a gitme teklifi Tayvanlı arkadaşım Morris’ten gelmişti. Morris ve Darrent, grubumuzun İngiltere’de yaşam konusunda en kıdemlileriydi ve kendi dillerindeki orijinal isimlerini İngilizlerin bir türlü telaffuz edemediğini fark edince kendilerini böyle Amerikan isimleriyle tanıtmaya başladıklarını söylemişlerdi. Bu durumun daha sonra pek çok Çinli ve Koreli için de geçerli olduğunu öğrenecektim. Hoş, benim de Diego olarak durumum farklı değildi aslında ama en azından ben inatla orijinal ismimi söylüyordum her tanışmada 🙂

                           Cambridge daha kuzeyde kaldığı için Londra aktarmasıyla 3 saat kadar bir tren yolcuğu yapmıştık. Ömrümün gerçek anlamda en soğuk gününü yaşamıştım o gün. Hava -10 dereceydi ve hem soğuktan, hem de Noel tatilinden ötürü olmalı, sokaklarda in cin top oynuyordu. Morris’in hevesle ön araştırmalar yapıp rehberliğimizi üstlendiği o buzlu günde, Cambridge sokaklarında Türkiyeli, Tayvanlı, Taylandlı, Vietnamlı, Japonyalı ve Brezilyalıdan oluşan pek renkli bir grup olarak dolaşmış ve herkesin iyi niyetli yoldaşlığıyla konuştukça birbirimizin içimizi ısıtmıştık.

                     O yıl (2009) 800. Yılını kutlayan Cambridge Üniversitesi, bugün dünyanın en iyi ilk 5 üniversitesi arasında yer alıyor ve en çok Nobel ödülü alan üniversitelerinden biri sayılıyor. Şehrin dört yanına asılı çeşitli reklam flamalarına bakarak ve buzda kaymamaya çalışarak karnımızı doyuracak bir yer arıyoruz önce. Sonra bir pizzacıda bir şeyler yiyip dükkanın önündeki boş arazide kar topu oynuyoruz hayatında ilk kez kar gördüğünü söyleyen San Paulolu Sergio’yla. İri cüsseli ama çocuk yüzlü Sergio grubumuzun en genci ve en uzaktan geleni. Soğuk havaya hiç alışkın olmadığından bence en çok o üşüyor ama güler yüzlü bir pozitiflikle bunu hiç dile getirmiyor. Ben de hayatımda ilk kez Brezilyalı biriyle tanışmanın heyecanıyla onu bol bol uzak memleketi hakkında konuşturuyorum.

              Sonra Morris’in önerisiyle donmasına ramak kalmış Cambridge Nehri üzerinde ‘punting’ denilen tekne turuna çıkıyoruz. Şehrin önemli noktalarından geçen nehrin üzerindeyken 4 ana kolejden; Kings Koleji, Trinity Koleji, St. Johns Koleji ve Clare Kolejinden oluşan Cambridge Üniversitesinin tarihi binalarını bir yandan bilgi verip bir yandan kürek çeken teknecimiz eşliğinde takip ediyoruz. Tekneden gördüğümüz üniversite binalarıyla, sokaklarıyla ve geniş parklarıyla Cambridge, Oxford’a çok benziyor. Zaten Oxford Üniversitesi yöneticileri arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucu oradan ayrılan bazı akademisyenlerin Cambridge’e giderek orada bir üniversite kurduğu söyleniyor. Tim, bu iki şehir arasında hala büyük bir rekabet olduğunu, sadece akademik anlamda değil, spor müsabakalarında bile üniversitelerinin sürekli yarıştığını söylemişti beni tren garına bırakırken o sabah.

               Noel tatilinden dolayı müzeler kapalı olduğundan bir tek Trinity Kolejinin şapelinin içine girip etraftaki Latince yazılı levhalarla ve Newton heykeli ile fotoğraf çekiliyoruz. Daha uzun zamanımız ve sıcak havamız olsa, ilkbaharda mesela muhtemelen yeşil ve kalabalık olacaktır Cambridge. Ama o kış, bir saatten fazla dışarıda duramadığımızdan saat başı uygun bir kahvecide soluklanıp en azından tekne turuyla şehri gördüğümüze sevinerek dönüş yoluna geçiyoruz.

                    Dönüş treninde Uzak Doğu’ya dair koyu bir muhabbete tutuluyoruz. Morris’i düğüne kısa zaman kala terk eden eski sevgilisinden, Darrent’ten öğrendiğim Tayvan ve Çin arasındaki siyasi gerginliğe, Japonyalı Goro’nun çocukluğundan Arisara’nın yolculuklarına ve Tayland’ın geçim kaynaklarına kadar birbirimize kendimizin ve ülkelerimizin hikayelerini anlatıyoruz. Gece geç bir saatte tren garının önünde seneye (haftaya) görüşmek üzere vedalaşırken herkes birbirine rengarenk yeni yıl kartları veriyor. Eve varmanın rahatlığıyla içim açılıyor. Ertesi gün evde fotoğraflara bakarken, aslında o gün Cambridge’ten çok yanımdaki insanlara doğru bir yolculuk yaptığımı fark ediyorum. Başlarken yazdığım tuhaf giyimli tavşanın peşine takılan Alice gibi, dünyaya dair merakımın da benim tavşanım olduğunu düşünüyorum. Alice’inki gibi fantastik bir harikalar diyarına değil belki ama modern dünyada bir yerlere vardığımı hissediyorum. Sonra tıpkı kitaptaki Cheshire kedisinin Alice’e dediği gibi yürümekten yılmadıkça bir yerlere, daha çok yerlere varacağımı umut ediyor ve seviniyorum.

IMG_1225

Yorum bırakın