2009 yazında, okulu bitirmeden önce İngilizcemi iyice geliştirmem gerektiği düşüncesi ve artık birkaç dersimin kaldığı okulumda devam zorunluluğunun bulunmaması sebebiyle, eylülde Marmara Hukuk’a kaydımı yaptırıp ekimde İngiltere’de bir dil okuluna gitmeye karar vermiştim. Sponsorum gurbetçi dedem, resmi işleri yürüten aracı firmam ise yine Gençtur olmuştu. Artık kamplardan beni iyice tanıdıkları için gideceğim şehri, kalacağım evi ve hatta uçak biletimi dahi, sağ olsunlar, cüzi bir indirimle halletmişlerdi. Nihayet 4 Ekim 2009 sabahı 23 yaşındaki Duygu, Sabiha Gökçen Havalimanından Londra Standsted’e uçmakta ve 4 buçuk ay sürecek bir İngiltere macerasına başlamaktaydı. Ve elbette, yine çok heyecanlıydı.
Yeni ikametgahım; Büyük Britanya adasının güneyinde, Londra’ya trenle bir saat mesafede, futbol takımı ile ünlü, 200 bin nüfuslu, Portsmouth şehriydi. Evinin bir odasını kiraladığım aile (host family) ise aile değil, benden birkaç yaş büyük olan, şehrin yerel bir dergisinde grafik tasarım yapan ve yalnız yaşayan, Janette isimli, genç bir kadındı. Titiz bir insan olduğumdan bu ‘host family’ konusuna biraz çekinceli baksam da, Janette’le tanışınca şanslı olduğumu fark etmiştim bir kez daha. Kings Road’daki küçük ve düzenli evi çünkü, benim İstanbul’daki evime çok benziyordu. Hijyen anlayışlarının bizden farklı olduğunu düşündüğüm ve gördüğüm Avrupalılara rağmen Janette her tarafı halıfleks kaplı evine asla ayakkabıyla girmiyor, evde hayvan beslemiyor, haftada bir her yeri süpürüp silmeye çalışıyor ve evin içinde aynı benim gibi terlikle geziyordu. Daha sonra günlüğüme ‘Rus romanlarındaki otel odaları’ gibi diye betimleyeceğim, yatak-masa-dolap üçlüsünden oluşan sade odamda ve evin diğer alanlarında rahat etmem için elinden geleni yapıyordu. Eve sık sık gelen erkek arkadaşı Tim de keza, haftanın bir kaç gecesi Hint, Meksika, Çin gibi dünyanın farklı mutfaklarından şahane yemekler yapıyor, İngilizcemi geliştirmem için yeni filmler getiriyor, bilgisayardaki teknik işlerimi hallediyor ve şehir dışı gezilere gideceğim sabahların erken saatlerinde arabasıyla beni otobüs terminaline veya tren garına bırakıyordu. Her hafta Tim’in gelmediği bir gece, Janette’le ‘girls night’ (kızlar gecesi) yapıyor, kekler, kurabiyeler döşeniyor, hiç olmadı mısır patlatıyor ve Amerikan komedi filmleri izliyorduk mutlaka. Öyle ki, dil okulundaki Türkiyeli arkadaşlarım sık sık ‘host family’lerinden ve onların tatsız tutsuz yemeklerinden şikayet ederken ben Janette ile Tim sayesinde oldukça mutlu ve tombul ayrılacaktım İngiltere’den, 4,5 ayın sonunda 🙂
Dil okulu eve yürüme mesafesinde, şehrin ortasında, Porstmouth Üniversitesinin karşısında bir binaydı. Sabahları 4 saat genel İngilizce, öğleden sonralarıysa akademik bir İngilizce sınavı olan IELTS’e hazırlık kursuna katılıyordum. Dünyanın her yerinden ama en çok Arap coğrafyasından ve Uzak Doğudan gelenler vardı okulda. Çünkü (hala öyle midir bilmiyorum ama) Suudi Arabistan başta olmak üzere zengin Arap hükümetleri, İngiltere ve Amerika’da uzun süreli dil okuluna gitmek isteyen üniversite mezunu vatandaşlarına hatırı sayılır bir burs veriyordu. Uzak doğulular ise farklı dil yapılarından dolayı İngilizce konuşmakta zorlandıkları ve gerçekten çok uzaktan geldikleri için olsa gerek, gelmişken uzun uzun kalıyorlardı. Yakın sayılabilecek Avrupa ülkelerinden gelenler oysa, nasıl olsa yine geliriz düşüncesiyle galiba, birkaç hafta kalıp gidiyorlardı. Nitekim benim hikayemde de birkaç haftada bir değişen İtalyan, İspanyol, İsviçreli, Fransız ve Alman arkadaşlarım olmasına rağmen, esas kahramanlarım sabahki Genel İngilizce sınıfımdan birkaç Arap ve öğleden sonraki IELTS sınıfımın çekik gözlüleri olacaktı. İlkokuldan sonra Anadolu Lisesini kazanıp ‘Great Britain’ (Büyük Britanya) bandrollü kitaplar sayesinde İngilizce’yle tanışan son kuşaktandım ve işte yıllar sonra o kitapların geldiği meşhur adadaydım. ‘Beirut’ isimli, indie-rock tarzı müzik yapan Amerikalı grubu yeni keşfetmiştim o zamanlar. Sabahları, ”Let the seasons begin” (hadi mevsimler değişsin) diyen solistin çocuksu sesi ve sağdan akan trafiğin sakinliği ile gidiyordum okula. Akşamüstü eve dönerkense Dolapdere Big Gang’in ”I’m an alien, I’am a legal alien…” (Ben bir yabancıyım, ben yasal bir yabancıyım) diyen ince sazlarıyla coşarak kayboluyordum Portsmouth sokaklarında. Ondan sebep, 2 grup da dinledikçe İngiltere’ye taşır beni hala.
Porstmouth, İngiltere’nin Portsea adası üzerinde bulunan (kara ve demir yolu bağlantılı) bir yarımada şehri. Şehirlilerin ‘Pompey’ diye ismini kısalttıkları bu ada, yıllarca İngiliz donanmasının milli limanlığını yapmış. Kıyısında hala aktif bir donanma havuzu var. Havuzun yanında ise İngiliz donanmasını tarihini anlatan Tersane Müzesi. Limanın yanındaki Spinnaker Tower dedikleri 170 m’lik bir cam kuleden tersane ve Atlas Okyanusunun bir parçası olan Kelt Denizi izlenebiliyor. İlk hafta okuldan bir harita alıp Avrupalı sınıf arkadaşlarımla şehrin sahilini ve İngiliz donanmasına dair müzelerin olduğu bu tarihi kısmını geziyoruz. Bir de ünlü yazar Charles Dickens burada doğmuş. Doğduğu ev, üzerinde yazarın isminin ve doğum tarihinin olduğu sade bir tabelayla olduğu gibi duruyor. İçini de koruyup eşyalarını muhafaza ederek sade bir müze haline getirmişler. İngiliz edebiyatından henüz çok keyif alamadığım yıllar olmalı, hızlıca bakıp çıkıyoruz. O pazar ilk kez önünden geçtiğimiz Portsmouth Katedrali ilginç geliyor ama daha sonra hafta içi her gün önünden geçerek okula gitmeye başlayınca alışıyorum ona da şehirdeki diğer tüm kiliseler gibi. ”Burası Avrupa, kaç yıl sonra gelirsem geleyim, bu binalar aynı kalacak, biliyorum” diye yazmışım o hafta sonu günlüğüme. Orada kentsel dönüşüm yok ne de olsa! O gün Pompey’de gezdikten sonra İngilizlerin en meşhur fast-food’u ‘fish and chips’ (balık ve patates kızartması) yemek üzere bir yere oturuyor, hava kararırken de tam Pompey usulü bir pub’a gidiyoruz. İngiltere’de olmak bunu gerektirir dostum! 🙂
Her şey iyi, güzel de, kendi dillerini konuşurken aksanlarını çok sevdiğim İngilizler, benim Türkçe adımı söyleyemiyor bir türlü. Ağızlarını kapatıp ‘u’ sesini çıkarmakta ciddi ciddi zorlandıklarından, Janette de, Tim de, hatta okuldaki öğretmenlerim de bana seslenecekleri zaman kibarlıklarından ecel terleri döküyorlar, hissediyorum. 23 yıllık Duygu, onların ağzında çeşitli türevleri ile ‘Doyougo’ oluyor. Yani Türkçe manası ‘Gider misin?’ Daha yeni gelmişim, nereye gideyim? 🙂 Sonra muzır İtalyan arkadaşım Fabio bununla dalga geçerek ‘Diego’ demeye başlıyor bana. Aslında 2 yıl önceki İtalya kampından alışkınım Diego’ya. Bu kelime uzak doğululara da ‘Duygu’ demekten daha kolay gelince, o kış Pompey’in Türkiyeli Diegosu oluyorum sonunda! 🙂
İlk haftaki o Avrupalı grubum çabuk dağılacak ve yavaş yavaş IELTS sınıfımdaki uzak doğulu arkadaşlarımla yakınlaşmaya, Noel’de herkes evine giderken ben onlarla üniversite kütüphanesine ders çalışmaya ve sinemaya gitmeye başlayacağım. Sonra Portsmouth’un modern kısımlarına yürüyüşlere çıkacak, hatta onların bayıldığı, benimse yüzümü ekşittiğim Çin restoranlarında buluşacağız ara ara. Şekerli soslu tavuğu, kurbağa bacağı çorbasını ve ismini bilmediğim bilumum garip yiyeceği onlar büyük bir neşeyle yutarken, ben şaşkın şaşkın oturacağım da, bir tek kızartılıp cips haline getirilmiş tuzlu yeşil yosundan tat alacağım. Sonra yine puba gideceğiz ve günlük hayatta 40 saat düşünerek İngilizce cümleler kurabilen bu utangaç ve çocuksu insanların 2 biradan sonra açılıp takır tukur anlattıkları hikayelere sırtlarına vura vura güleceğim. Onlar neye uğradıklarına şaşırırken, ben ‘ah my dear’ (ah canım benim!) diyeceğim 🙂 Uzak doğulular dokunmaya ve dokunulmaya alışkın değiller zira. Tayvan, Tayland, Japonya, Çin ve Kore’den gelen bu güzel insanlarla birbirimizi o kadar seveceğiz ki, okuldaki son günümde gözlerimiz dolacak, her biri ülkelerini sembolize eden küçük bir anı ve not vermeye çalışacaklar. Sonra senede birkaç kez sosyal medyadan yazışıp birbirimizin hayatlarını takip etmeye ve güzel dileklerimizi yollamaya devam edeceğiz. Hatta aramızdan ilk evlenenin düğününe gitmek üzere sözleşeceğiz falan… Kıtalar arası güzel dostluklar 🙂
Gidişimden birkaç hafta sonra, 5 Kasım’da Guy Fawkes gecesi olmuştu. 1600’lerde İngilizlerin Katolik monarşisini yıkmak için komplo hazırlığındayken yakalanan ve çeşitli işkenceler sonucu asılarak idam edilen Guy Fawkes’in yakalandığı günü havai fişeklerle kutluyordu bütün ada. Pompey de geri kalmadı bu şölenden. Okuldaki öğretmenimiz George bunun ülkenin demokrasi zincirinde önemli bir halkayı ifade ettiğini (!) söylemişti o gün, hatırlıyorum. Aynı George, bir gün bizi şehrin adliyesine götürüp Anglosakson hukuk sisteminde bir ceza davasının duruşmasını da izletmişti. Aynı Amerikan filmlerindeki gibi; jürili, peruklu, cübbeli!
Guy Fawkes’dan birkaç gün sonra, Hallowen’da (Cadılar Bayramı) İsviçreli arkadaşım Alexia’nın ‘host-family’sine yemeğe davet edilmiştim. 2 katlı kocaman evin tüm ışıkları kapatılmış; ev, bal kabaklarının içindeki mumlarla aydınlatılmıştı. Hep birlikte salondaki masaya oturup onların anlattıkları korkunç hikayeleri dinlemiştik güya. Ama İskoç aksanlı İngilizcelerinden pek bir şey anlamadığımız için hiç korkmamış, Alexia’nın yaptığı eğlenceli makyajlarla sokaklara çıkıp etraftaki diğer kostümlü ve makyajlı insanlara gülmüştük gecenin devamında. Ardından bir akşam şehrin tarihi sinema ve tiyatro salonu olan Kings Theatre’a, bazı çarşambaları salsa gecelerine ve birkaç kez de dil okulumuzdaki gitar çalan hocaların sahne aldığı puba gitmiştik Alexia’yla. Alexia, Lozan’da aşçılık okuyan eğlenceli bir genç kadındı ve o kış onun içten davetiyle İsviçre’ye de gidecektim İngiltere’den sonra.
Dil okulunda Türkiyeliler de vardı elbette ama -son haftalarda artan memleket özlemim dışında- İngilizcemi geliştirmek aşkıyla onlarla çok konuşmamıştım sanırım. Günlüğüme ‘”ugün Türk bir çocuğu Arap zannettim, çok bozuldu” diye yazdığım gün, genel İngilizce sınıfımdaki Suudi Arabistanlı arkadaşım Fuda ile konuştuklarımı şöyle anlatmışım: ”Yıllardır bize öğretilmiş ‘Pis Arap’ benzetmesinin aksine burada gayet temiz ve kibar Araplarla tanıştım. Güzel gözlü Suudi kızlar, Ummanlı entelektüel askerler, Yemenli mütevazı öğrenciler… Fuda’ya Kardeş Türküler’den ezberlediğim Arapça bir şarkıyı söyledim bugün, o da benle söyledi, çok sevindi, sarılıp öptü beni. ‘Aslında bence dinin değil, insanların kafalarının reforma ihtiyacı var. İslam barış demek, Kur’an insanlara iyilik için indirildi ama herkes istediği gibi uyguluyor. Eğer insanlar Kuran’ın neden yazıldığını gerçekten anlamış olsaydı, dünya Müslümanlardan bu kadar korkmazdı’ dedi.” Hatırlıyorum, aynı Fuda Kurban Bayramında ailemizi özlemişizdir diye, evde çocuklarına yaptığı tuzlu çöreklerden getirmişti herkese, üzerinde ‘eid mubarak’ (bayramınız kutlu olsun) yazan bir pakette.
İngilizlerin doğru düzgün bir yemek kültürü yok ne yazık ki! Ama Portsmouth’da adım başı, yıllardır İngiliz sömürüsü altında yaşamış Hintlilerin restoranları vardı. İngiltere’den döndükten çok sonra, Zadie Smith’in İngiltere’nin sömürgelerinden gelmiş göçmenlerin hikayeleriyle kurguladığı ‘İnci Gibi Dişler’ romanını okurken bana çok anlamlı gelen şu cümlelerle aklıma gelecekti bu durum: ”Ah, onu seviyordu, tıpkı İngilizlerin Hindistan’ı sevdiği gibi seviyordu. Asıl sorun da buydu zaten, insanlar sevdiklerine kötü davranırlar!”*
Pompey’deki 2. cumartesimde okulun organize ettiği gezi ile bir saat mesafedeki Brighton’a gitmiş, İngiltere Kralı 4. George’un Hint-Arap mimarisine özenerek 1800’lerde yaptırdığı Tacmahalvari yazlık sarayı Royal Pavillion’da geniş geniş dolaşmıştık Hollandalı arkadaşım Mariska’yla. Hatta o sarayın yapılmasından sonra şehrin bu kadar turistik bir sayfiye yerine dönüştüğünü öğrenmiş, yağmura rağmen sokakları arşınlayıp sahiline inmiştik. Hava o kadar kötü olmasa sahildeki lunapark Palace Pier açık olurdu ve bir şeylere binerdik belki, kısmet değilmiş.
Hafta sonları dil okulunun düzenlediği o günübirlik gezilerle daha sonra bir kez Londra’ya, bir kez Oxford’a; uzun Noel tatilinde ise Uzak Doğulu arkadaşlarımla bir gün Cambridge’e gittim. ‘Madem Marmara Hukuk’ta Erasmus programı yok, fırsatım varken bari bu da benim Erasmusum olsun, diye başladığım İngiltere hikayem, o zamanlar bile TL’nin 2,5 katı olan pound yüzünden sık sık ‘aileme yük oluyorum’ kaygısına bulanıyor ve bu kaygı beni aşırı cimri davranmaya sevk ediyordu. O yüzden, diğer şehirlerinin az çok birbirine benzediğini tahmin etsem de, çok merak ettiğim İskoçya’yı göremedim o kış. Sağlık olsun, dedim içime nereden konduğu bilmediğim bir ‘Ben buraya tekrar geleceğim’ hissiyatıyla.
Şimdi ben İngiltere deyince, bir ülkeden çok o ülkede dinlediklerimin ve söylediklerimin bana kattıklarını anımsarım. Dönecek bir evi olduktan sonra insanın, bir süre başka bir ülkede ve başka bir dilde yaşamanın çok önemli bir hayat deneyimi olduğuna, hangi dilde olursa olsun duyguları benzer olan insan hikayelerinin insanı çok güzel büyüttüğüne inanırım. Sonra sık sık da oraya gidebilmemin ve orada bir süre yaşayabilmemin imkanını bana sağlayan aileme şükran duyarım. Bir de hala başucumda duran, üzerinde ‘Good Luck Duygu’ (İyi şanslar Duygu) yazan küçük ayıcığa baktıkça Portsmouth’tan ayrılmadan önce o ayıcığı bana hediye eden İngiliz ailem Janette ile Tim’in son gece beni götürdükleri Hint restoranında yaptıkları duygusal konuşmayı gülümseyerek hatırlarım. Şansım yaver giderse, belki bir gün tekrar görüşürüz Büyük Britanya! Neden olmasın? 🙂

*İnci Gibi Dişler, Zadie Smith, Everest Yayınları, 2012 (Çeviren:Mefkure Bayatlı)