”Hangi bağın bağbağnısan gülüsen, aldın aklım beni ettin deli sen amman”
1999 Eylülünde, küçük Trakya kasabamızda, o zamanlar farkında olmasam da sonraki yıllarımda beni hiç bırakmayacak, hatta beni ben yapacak iki iş edinmiştim kendime. Biri; heyecanla bir defter alıp düzenli günlük yazmaya başlamak, diğeriyse; ailemin, en çok da annemin heveslendirmesiyle bağlama çalmak. Trakya’da bağlamanın pek bilinmediği, sitenin önündeki köpeğin sırtımdaki kara kılıfı tüfek zannedip beni kovaladığı ya da çarşıda gören tanıdıkların ”Aa gitar kursuna mı gidiyorsun?” dediği yıllar, hafta sonlarım oldukça amatör bir bağlama kursunda geçerdi ve her kurs çıkışı annem evde büyük bir coşkuyla beni beklerdi. Bir süre sonra kendi kendime parça çıkarmaya ve çalarken söylemeye başlayınca, Pir Sultan’la beraber çalıp söylemekten en keyif aldığım ezgiler Diyarbakır türküleri olmuştu. TRT GAP vardı o zamanlar. Hafta içi akşamları okuldan eve geldiğimizde annem hemen televizyonu açar, türküleri hikayeleriyle anlatıp okuyan ve TRT Diyarbakır stüdyosundan yayın yapan o ‘kel adamı’ arardı. (Ekrem Ataer) Celal Güzelses’in derlediği saba makamındaki bu Diyarbakır türküsüyle ana-kız kendimizden geçerdik sonra: ”Diyarbakır etrafında bağlar var, fitil işler yüreğimde yaren var amman…”
İşte o günlerden 10 yıl sonra, yine böyle ana-kız hisli hisli Diyarbakır türküleri söylediğimiz bir yaz günüydü galiba, Diyarbakır’a da gitsene, dedi annem. Hatırlıyorum. Bir yaz önce liderlik yaptığım kamptaki Diyarbakırlı çocuklar içten bir ısrarla çağırırken ve ablam da doğum günü hediyesi olarak uçak biletimi almayı teklif etmişken, 2009 eylülünde bir sabah, sırtımda sazım, çantamda yol günlüğümle kendimi Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Diyarbakır’a uçarken buldum.
Seyyahlıkta amatör değildim artık, Diyarbakır’da nereleri gezeceğimi, neleri görmem gerektiğini defterime yazarak ve o kış okuduğum, içinde Diyarbakır geçen pek çok kitabı hatırlayarak çıkmıştım yola. Özcan Karabulut’un ‘Amida Eğer Sana Gelemezsem’i, Şeyhmus Diken’in ‘Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım’ı, Mehmet Uzun’un ‘Dicle’nin Yakarışı’ ile ‘Dicle’nin Sürgünleri’ ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin Öykü Seçkisi… Hülasa içinde Mezopotamyanın olduğu, bildiğim tüm toplumcu gerçekçi şarkıları, türküleri ve şiirleri koymuştum çantama. Rumelili olduğumdan ‘Mezopotamya’da Bir Rumi’ diye romantik bir başlık da bulmuştum yeni defterimdeki ilk sayfaya. Halbuki ‘Rumi’nin Kürt hikayelerinde zalim Osmanlı askerlerini ifade ettiğini ve yakına kadar yaramazlık yapan Kürt çocuklarının ‘asker geliyor’ manasında Rumilerle korkutulduğunu bilmiyordum daha. Aynur Doğan’ın söylediği naif bir ninni vardı benim kulağımda: ”Qumrike ez romi me bele, delale ez romi me” (Kumrucuk rumiyim ben, güzelim rumiyim ben)
”Sonunda Diyarbakır’dayım! Ne tatlı bir itibarla karşılandım.” diye neşeyle yazmaya başladığım o gün, Diyarbakır Havaalanında 2 genç adam karşılamıştı beni. 3 gece sırayla kızların evlerine konuk olacak, son akşam da ismi Kürtçe ‘yağmur’ anlamına gelen genç adamın aile evinde kalacaktım. Ben görmek istediğim yerleri söylemiştim, programı onlar yapmıştı. Önce Ofis’e gitmiştik. Ne ofisi, kimin ofisi derken, meğer Diyarbakır’ın Taksimvari merkezi semtine ‘Ofis’ dendiğini, Ankara’nın Karanfil Sokağı’nı hatırlatan sağlı sollu renkli kafelerle dolu Sanat Sokağı’nın ise oranın İstiklal’i olduğunu öğrenmiştim. Uçaktan bakarken de, şehrin ‘modern’ sokaklarında gezerken de Ankara’ya benzetmiştim Diyarbakır’ı. Son gece yağmur adamın büyükşehir belediyesinde danışmanlık yapan babasından öğrenecektim sonra; 1930’larda Türkiye Cumhuriyetinin yeni Diyarbakır’ını şehirleştirmek için devlet, Ankara’dan şehir bölge planlamacılar göndermiş buraya ve onlar da Ankara için nasıl bir plan uyguladılarsa aynısını yapmışlar Diyarbakır’a.
Sanat Sokağında bir kafeye oturup bütün ekibin toplanmasını beklemiş, biraz dinlenmiş, artık suyu oldukça cılız kalmış Fiskaya Şelalesinin önünden geçip Diyarbakır surlarına ilk selamımı vererek Hevsel Bahçeleri ve Dicle Nehri manzaralı Roj Kafe’ye güle oynaya gitmiştik. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin önünden İstasyon Meydanı’na yürürken başlarında beyaz örtüleri, ellerinde pankartlarıyla oturma eylemi yapan kadınlar görmüştüm. O yıl hükümetin TRT Şeş ile başlattığı Kürt Açılımı, KCK operasyonlarıyla devam etmiş, tutuklanan ya da gözaltına alınan yakınlarından haber almak isteyen insanların yaptığı o sessiz eylem o gün bana türkülerden ve halaylardan çok daha büyük acıların yaşandığı bir coğrafyada olduğumu hatırlatmıştı.
”Buraya gelen ağlayarak gelir, giden ağlayarak gider” demişti ilk gece misafirleri olduğum Meltem’in Dersimli annesi Yeter Abla. Meltem 8 yaşındayken eşinin işi dolayısıyla ağlayarak geldiği Diyarbakır’da çok güzel dostluklar kurduğunu ve gitmek istemediğini anlattığı o gece, Toplu Konutlardaki evlerinin balkonundan dışarıda oynayan çocuklara bakıp buranın herhangi bir batı şehrinden farksız olduğunu düşmüştüm. Sonra da buna şaşırdığımı fark edip kafamda nasıl bir Diyarbakır vardı ki, diye kendimi sorgulamaya başlamış; ertesi gün şehrin tarihi kısmı Dağkapı’da dolaşırken Kürtçe konuşan, Şener Şen’in Züğürt Ağa filmindeki gibi puşili ve şalvarlı dolaşan amcaları gördükçe bilinçaltımdaki Diyarbakır’ın salt böyle yerel, yoksun ve yoksul olduğunu hissetmiştim.
İlk sabah Gazi Caddesindeki Hasan Paşa Hanında şahane bir kahvaltı ediyoruz. Önceki kış kısa süreli yüz felci geçirip güldüğünü gösteremeyen Ali’nin kendi taklidini yapışına, ismi Kürtçe ‘devrim’ anlamına gelen ve çok hızlı konuştuğu için yanında tercüman gezdiren arkadaşlarına, yürürken ”Abla tüh, sana molotof almayı unuttuk Diyarbakır’dan” diye politik dalgalar geçen Murat’a, yağmur adamın kardeşinin mimiklerine falan hep çok gülüyorum o sabah. Hem yemekten, hem gülmekten karnım ağrıyor hatta. Gülerek tanışıyorum Diyarbakır’ın bazalt taşlı mimarisiyle Hasanpaşa Hanı’nda. Hasan Paşa Hanı, Osmanlı’nın Sokullu Dönemi’nden yadigarmış ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında şehrin en önemli ticaret noktasıymış. 17. yy’da Evliya Çelebi’nin eyvanlar ve revaklarla tarif edip ”kale misali, gayet metin ve müstahkem (sağlam) bir yapı” dediği Hasanpaşa Hanı’nı ben 2009’da yaptığımız o mutlu kahvaltı ve rengarenk puşiler satan dükkanları ile hatırlıyorum. Daha sonra Nurgül Yeşilçay ‘Sultan’ dizisini orada çekecek bir de, henüz onu bilmiyorum. 🙂
Gazi Caddesindeki Anadolu’nun en eski camilerinden biri olan, Selçuklulardan kalma Ulu Cami’ye içinde taziye var diye giremeyince Deliller Hanı’na gidiyoruz. 1600’lü yıllarda Hicaz’a gidecek hacı adaylarını götüren rehberlerin, yani ‘delillerin’ kaldığı, Diyarbekir vilayetinin en büyük hanıymış burası. Delillerin atları ve eşyaları da düşünülerek tasarlanmış, ortasına da küçük bir havuz yapılmış. Şimdi turistik bir butik otel ve restoran olarak kullanılmaktaymış. Yoğurtçular ve Peynirciler Çarşısından geçip Mardin Kapıya geliyoruz. ‘Mardin Kapı şen olur!’ 🙂
M.Ö 3000’li yıllarda şehrin o zamanki sahibi olan Huriler tarafından yapılmaya başlanan Diyarbakır surları, daha sonra bölgeye egemen olan Bizanslılar, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Eyyubiler, Akkoyunlular ve Osmanlı dönemlerinde de onarılarak ve eklemeler yapılarak korunmaya devam etmiş. Diyarbakır yakınındaki Karacadağ’dan getirilen bazalt taşlardan yapılmış bugünkü surların en eski parçası M.S 300’lerin Bizans’ından kalmaymış. 5 km’den fazla uzunluğu olan ve eski şehri olduğu gibi çevreleyen Diyarbakır surları, dünyanın Çin Seddinden sonraki en uzun surlarıymış. Surlar üzerindeki 82 burcun ve 4 kapının üzerinde çift başlı kartal, aslan, kaplan, boğa gibi gücü simgeleyen kabartmalı motifler bulunmaktaymış. Bunları hep o gün öğleden sonra bize eşlik eden belediyenin rehberinden öğreniyorum. Yol arkadaşlarım şehrin bu kısmına en az benim kadar turist çünkü.
Dört kapı: Yeni Kapı, Urfa Kapı, Dağ Kapı, Mardin Kapı. O sabah gittiğimiz Mardin Kapının sonundaki en büyük burç olan Keçi Burcu’na çıkıp Hevsel Bahçelerine bakıyoruz. Surlar ile Dicle Nehri arasında yer alan ve 180’den fazla kuş türünün göç yolu üzerinde olduğu söylenen Hevsel Bahçeleri için Atlas Dergisinde bir yazı şöyle diyor: ”Diyarbakır Kalesinin yüksek surları, doğuda Mardin Kapısında şehre giriş; Hevsel’e de çıkış verir. Buna tahıl kapısı, sebze kapısı, meyve kapısı, belki hepsini birden kapsayarak ekmek kapısı dense yeridir. Değil kapıları, Diyarbakır surları daha ortada yokken Dicle Nehrinin taşkın alanındaki verimli toprak, bu toprağı yurt tutmuş nice kavmin ekmek kapısıydı. Hz. Muhammed’in Miraca çıkarken sık ağaçlıklı bir yer gördüğü, ‘Cennet burası olmalı’ dediği rivayet edilir.”* Nitekim 2015’te biraz geç de olsa Unesco Dünya Mirasları Listesine girdi bu yeşil cennet.
Aşefçiler Çarşısı, Bakırcılar Çarşısı derken Dört Ayaklı Minare’ye geliyoruz. 1500 yılında, Akkoyunlu Devleti zamanında yapılmış ve İslam’ın dört mezhebini simgeleyen Şeyh Mattar Camisinin dilekler dileyerek altından geçtiğim minaresinin ayağında, benim gidişimden 6 yıl sonra meslektaşım Tahir Elçi’nin vurularak Diyarbakır’ın uzayıp giden faili meçhuller listesine ekleneceğini bilmiyorum tabi o gün. Yine yıllar sonra bu yazıyı yazmak için Diyarbakır’a dair turistik bilgi ararken okuduğum bir blogun altına 2016’da eklenen şu cümlelerle gözlerimin dolacağını bilmediğim gibi: ‘’Yukarıda yazdığım yerlerin bulunduğu Sur ilçesinden günlerdir bomba ve silah sesleri geliyor. Bu tarihi şehir, onca medeniyetin gelip geçtiği Diyarbakır bunları hiç hak etmemişti.’’** Dört dileğimin birinde barış istemiştim oysa ben, kendim ve ülkem için.
Eski Diyarbakır’ın daracık küçelerinden (sokaklarından) geçerken Mıgırdıç Margosyan’ın bir zamanlar Ermenilerin, Keldanilerin ve Süryanilerin birlikte yaşadığını tatlı tatlı anlattığı Gavur Mahallesi kitabı geliyor aklıma. Bir yerlerde de o yaz vefat etmiş olan Diyarbakırlı Ermeni müzisyen Aram Tigran çalıyor galiba. İçinde bir sürü medeniyeti barındıran Diyarbakır, bir zamanlar ne kadar da renkliymiş aslında… Keldanilerin Mar Petyun Kilisesi’nin ve o zamanlar kaderine terk edilmiş olan Ermeni Surp Giragos Kilisesi’nin önünden geçiyoruz sonra. Mar Petyun’un Diyarbakır’ın hala aktif kiliselerinden olduğunu içeri girdiğimizde devam eden ayinden anlıyoruz ve İçkale’ye gidiyoruz. İçkale, surlarla kuşatılmış eski şehrin yönetim birimlerinin konuşlandığı; kentin en eski kilisesi olan St George Kilisesi’nin, 11. yy’dan kalma Hz. Süleyman Camii’nin, 3. yy’dan kalma Artuklu Kemeri ile Sarayı’nın, şehrin eski ceza ve tevkif evi ile eski adliyesinin bulunduğu tarihi bir bölge.
Dualar, dilekler, komiklikler, şakalar derken o geceyi geçireceğim yine Toplu Konutlardaki Deryaların evine gidiyoruz. Derya’nın anneleri evde yok, o gece herkes oraya gelecek, Server şahane bir çiğ köfte yoğuracak, bağlamasıyla gelen Duygu Abla şerefine çalmalı söylemeli bir gece yapacağız gitar çalan yağmur adam ve onun bağlama çalan kardeşi ile beraber. O gece Murat’ın güzel gözlü kardeşi Sümer’le gülerek fotoğraf çekilirken onun birkaç yıl sonra talihsiz bir hastalıkla aramızdan ayrılacağını da bilmiyoruz henüz. Hayat tatlısından fazla acı mı acaba?
Ertesi gün hep birlikte minibüs kiralayarak bir saatlik mesafedeki Mardin’e gidiyoruz. Ama Mardin’e bir sonraki yaz kamp lideri olarak tekrar gideceğimden, o zaman anlatacağım onu. Mardin dönüşü Dicle Üniversitesi lojmanlarında yine gayet modern bir eve, Cerenlere misafir oluyorum. ”Kızsal ve öss’sel şeylerden konuştuk” diye yazmışım o gece defterime.
Son gün, Türk milliyetçiliğinin babası olduğu söylenen Ziya Gökalp’in ve ”kış günü herkesin evi barkı olsun” diyen şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın müzeye dönüştürülmüş, tipik Diyarbakır mimarisindeki bazalt taşlı evlerini geziyoruz Ali ve yağmur adamla. Ardından, 2005’te dünyanın dört bir yanındaki Diyarbakırlı Süryanilerin desteğiyle kapsamlı bir restorasyondan geçirilmiş Süryani Meryem Ana Kilisesi’ne gidiyoruz. Fotoğrafımızı çekmesini istediğimiz amca makineyi kendine tutup kendini çekiyor, selfinin bilinmediği zamanlar tabi, gülüyoruz. 🙂
Akabinde Murat ve onun neşe dolu bir Diyarbakır aksanıyla konuşan annesi Hayat Ablayla beraber Gazi ve Erdebil Köşklerini gezip, uzaktan Kırklar Dağı’na ve On Gözlü Köprü’ye bakıyoruz. Belki biraz da Suzan Suzi’yi söylüyoruz; ‘’Kırklar Dağı’nın düzü, ziyaret çarptı bizi…’’ Urfa’nın sıra gecelerine benzer şekilde Diyarbakır’ın da ‘Velime Geceleri’ var, bunu da TRT GAP’ta dinlediğim Bedri Ayseli’den öğrenmiştim yıllar önce. Erdebil Köşkü’nde sonbahar akşamları böyle sazlı-sözlü geceler yapıldığını da duymuştum ama Ramazan ayında olduğumuz için izleyemiyorum.
Eski şehirden ayrılmadan önce son gördüğüm yer Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin eski bir Diyarbakır konağını restore ederek yaptırdığı Dengbej Evi. Kürtçe ‘deng’in ses, ‘bej’in söylemek anlamına geldiğini ve sözlü Kürt kültürünü hikayeler anlatarak bu günlere taşıyan kişilere ‘dengbej’ dendiğini biliyorum. O gün o taş avluda, bir grup yaşlı adamın ortasında, uzun hava okur gibi sırayla Kürtçe çığıran dengbejleri dinlerken kendimi kışın okuduğum Mehmet Uzun romanlarında hissediyorum.
Öğleden sonra yağmur adamın organizasyonuyla Dicle Üniversitesinin korusuna pikniğe gidiyoruz. Çocuklar bana sürpriz yapıp geçmiş doğum günümü üzerinde fotoğrafımın olduğu bir pasta ile kutlamaya kalkıyorlar. Biliyorum, hepsi geçen yazdan beri bana aşık olduğunu söyleyen yağmur adamın marifeti. 3 gündür kendi habitatındaki olgun halleri ve gönlüme benim damarlarımdan ulaşmaya çalışan duyarlı incelikleriyle içimi eritiyor, gözlerimi dolduruyor mutluluktan. Allah’ım, diyorum mumları üflerken; büyüyünce de beni böyle sever mi bu genç adam gerçekten…
O gece onların Dicle Üniversitesi kampüsündeki evlerinin renkli balkonunda bağlama, ut, gitar, cümbüş ve erbane eşliğinde çalınıp söylenen türkülerle ve yağmur adamın Sırrı Süreyya Önder benzeri babasının anlattığı tatlı hikayelerle geçiyor. ‘Ağlama yar ağlama, mavi yazma bağlama’ türküsü için mesela; ”Yav bu türkü çok uzundur, İstiklal marşı gibi dokuz kıta, oku oku bitmiy!” deyişi de, bir Trakyalı olarak Diyarbakır kültürü hakkında o kadar bilgili oluşumun topladığı övgü de hep kulağımda. Ama o babanın ani bir kalp krizi ile 5 yıl sonra o bahçede vefat edebileceği o gece hiç gelmiyor aklımıza.
Son sabah kahvaltı için buluşmayı planladığım çocukluk arkadaşıma ulaşamayınca beni havaalanına yağmur adam götürüyor. 4 günün sonunda ilk defa baş başa kalıyoruz. Şehrin ortasında utanç anıtı gibi duran ve içindekilere korku filmlerinden beter bir vahşet yaşatılan Diyarbakır Askeri Cezaevinin önünden geçerken tam, tüm korkularıma rağmen aşka beyaz bayrak açıyor ve minibüste yanımda oturan güzel gülüşlü genç adamın elini tutuyorum. Aynı dakikalarda o şehrin başka bir yerinde, başka bir kız çocuğunun ağlayarak onu beklediğini bilmiyorum tabi. Tıpkı aynı adamın 1 yıl sonra benim için İstanbul’a gelişiyle genç ömrümün en mutlu aşkının başlayacağını, o aşkın 4 yıl sonra bitimiyle ise en büyük yıkımını yaşayacağımı bilmediğim gibi… Bilsem, elbette şimdi bambaşka bir hikaye yazmaktaydım.
Diyarbakır’a en son geçen kış avukat hanım olarak gittim. ‘Çocuk teslimi’ ile babasından alıp annesine götürmekte olduğum 15 yaşındaki Nisa’yla konuşurken, hikayelerimizi anlamlı kılan en önemli boyutun zaman olduğunu fark ettim. O yüzden sanırım, hakkında yazılmış onca şarkıya, şiire, Ahmet Kaya’ya ve Ahmet Arif’e rağmen ben Diyarbakır’ı ve bu hikayeyi Trakyalı bir kadın şairin, Birhan Keskin’in*** dizeleri ile hatırlarım:
”İçinde çiçekler büyüttüğün zamanlardı,
Irmağında yıkandım,
Rüzgarında kurudum,
Eğildim, dünyayı kokladım,
Bir iyilik oldum güzel ağzında”

[1] http://www.atlasdergisi.com/kesfet/doga-cografya/cennet-bahcesi-hevsel.html
[2] http://diyarbakirdiyebiryer.blogspot.com.tr/2010/12/diyarbakrda-alsveris-ii.html
***Birhan Keskin, Baldamlası
Duygu,çok etkilendim.Yazdıkların yüreğime dokundu.Lütfen daha sık yaz.
BeğenBeğen
Bir şehirle bir sevdanın iç içe geçmiş hikayesi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Şu yağmurlu günde Marmara denizinin ortasında sıcak Diyarbakır küçelerine götürdün beni, türküler söyledin kulağıma, ağlattın. Yolların, hikayelerin bitmesin, var olasın.
BeğenBeğen