2008 yılında hayatımdaki bulutlar dağılmaya başlamıştı. Liseden beri hayalini kurduğum Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’ne katılmış, orada bağlama ile cümbüş çalmaya ve vokal yapmaya başlamış, kulüp çalışmalarında, çok sevdiğim Kardeş Türküler’in bazı üyeleriyle tanışmıştım. Beni bu kadar heyecanlandıran ve kafamı boşaltan bir mecraya akarken okul bulantım da azalmış, kendimi dahi şaşırtacak şekilde, bir yılda 18 dersi birden vererek bir gün mezun olabileceğime ve diplomanın ucunun göründüğüne artık inanmıştım. Küçük dünyamın büyük adımları…
İşte o yaz ne yapsam, nereye gitsem diye düşünürken, önceki yazdan tanıştığım ve mail grubuna katıldığım Gençtur’dan bir duyuru aldım. Ağustosta İzmir-Yeni Şakran’daki Afacan Gençlik Evinde ilk kez yapılacak olan ‘Uluslararası Doğu-Batı Buluşması’ kampında liderlik yapmak ister miydim? Avrupalı gönüllüler ve ilk hafta Van’dan, ikinci hafta Diyarbakır’dan gelecek olan gençlerle farklılıkların bir arada yaşayabilmesini deneyimlemek adına bir sosyal proje kampı düzenlenecekti ve bu kamp için iki lider seçilecekti. Van ve Diyarbakır epeydir gezi listemde, gitmeye fırsat kolladığım şehirlerdi. Ancak henüz o kadar uzağa gitmeye imkanım yoktu madem, şimdilik oradan gelenlerin olduğu bir hikayeye katılabilirdim. Hemen oturup özgeçmişimi duyurunun altındaki mail adresine yazdım, sonuna da ‘’Çünkü yolları, yeni insanlar ve yeni kültürler tanımayı, sonra da oturup onları yazmayı çok seviyorum :)’’ diye eklemeyi de unutmadım.
Güzel bir haziran günü kamp koordinatörü Hülya Abla’yla tanıştım. O anlattıkça sivil toplum alanında yaptıklarına ve gezginliğine hayran kalmıştım. Ki kamplardan sonra da görüştüğüm kıymetli kadınlarımdan oldu Hülya Abla. O gün o da beni sevmiş ve heyecanımdan etkilenmiş olacak ki, henüz pek de iyi olmayan İngilizceme rağmen İzmir’e gidecek 2 liderden biri olarak seçti beni. O yaz 2 hafta, ertesi yaz art arda 2 kamp ile 4 hafta kaldığım, para kazanmadan ve para harcamadan, durduğum yerde onlarca insan tanıdığım ve o 2 yazdan sonra da pek çok yolumun başlangıcı olduğunu anladığım Afacan Gençlik Evi maceralarım da böylece başlamış oldu.
Afacan Gençlik Evi, İzmir’in Yeni Şakran sahilinde, Gençtur’un gençlik ve sosyal proje kamplarına ev sahipliği yapan, 3 yıldızlı otel kıvamında, havuzlu, renkli ve oldukça tatlı bir moteldi. 2008’deki kamp lideri ortağım Odtülü olduğundan ve geçen kışı Polonya’da Erasmus Programında geçirdiğinden, Avrupalılarla daha çabuk anlaşmıştı. Olsun, benim de sazım sözüm vardı ki amacımız da doğu ile batıyı becerebildiğimizce birbirine tanıtmak ve bir arada yaşamaktı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinden gelen arkadaşlar, üniversitelerinin Doğa Gözcüleri Kulübünde birkaç yıldır hocaları Mustafa Sarı ile Van Gölünde yaşamakta olan ‘inci kefali’ balığının neslinin tükenmemesi için gönüllü çalışmalar yürütüyorlardı. Bir de İtalya’dan, İspanya’dan, Sırbistan’dan, Çek’ten, Polonya’dan, Japonya’dan ve hatta Azerbaycan’dan gelen gönüllüler vardı. Buz kırıcı oyunlar, İngilizce pratikler, Türkçe öğretmeler, Bergama’ya düzenlediğimiz günü birlik geziler, şarkılar, türküler, halaylar ve yerel danslar derken herkes için bir sürü ilkin yaşandığı bir haftanın sonunda, lider sorumluluğundan pek yazma fırsatı bulamadığım defterimin arkasına ”Aktivite bulmaya gerek kalmadan herkes aktif oldu” demişim bir ağustos gecesi. Bundan sonra hem Vanlı, hem de Van’a okumak için gitmiş Artvinli, Ürgüplü, Zonguldaklı arkadaşlarım olduğunu bilerek vedalaşmıştım ilk hafta grubuyla.

Ertesi hafta Diyarbakır Anadolu Lisesinin sosyoekonomik olarak dezavantajlı öğrencilerini beklerken, bir yanlış anlaşılma sonucu tam tersi bir grubun gönderildiğini fark ettik. Çocukların üst başlarının ve telefonlarının markaları gayet yüksekti. Hülya Abla ve Odtülü ortağım bu sürprize hiç sevinmedi. O gece Hülya Abla nasıl bir hafta geçireceğimizi düşüne düşüne odasına çekildi. Odtülü ortağım ‘Bunlar Kürt burjuvazisi’ gibi bir şeyler mırıldanıp Avrupalı kampçıların yanına gitti. Akşam yemeğinden sonra ne yapacağımı düşünürken çocukların sahilin bir kenarında kümelendiğini, birinin gitar çaldığını, birinin de söylediğini gördüm. Manzara hiç yabancı gelmedi, ne de olsa kendi lise yıllarımın üzerinden unutacak kadar çok zaman geçmemişti. Yanlarına gittim, Şebnem Ferah’tan bir şarkı istedim. Hepsiyle tek tek tanıştım, isimlerini ezberledim ve tanıdık gelen sohbetleriyle o gece çok eğlendim. Evet çocuklar Diyarbakır’ın elit ailelerindendi ve muhtemelen onlar kampa değil, alelade bir tatile geldiklerini zannetmişlerdi. Ki bu kamptan önce Turkcell’in ‘Gönül Köprüsü’ adlı bir sosyal sorumluluk projesi ile Antalya’dan şehirlerine gelen çocukların ‘Siz burada internet kullanıyor musunuz? Diyarbakır’ın en yüksek binası kaç katlı ki?’ gibi şımarıkça sorularından sıkılmışlar ve katıldıkları bu 2. sosyal sorumluluk projesinde farkında olmadıkları bir ‘Biz sizin bildiğiniz Diyarbakırlılardan değiliz, orası sizin bildiğiniz gibi değil’ ispatına girişmişlerdi. Sıkıntılarını anladıktan sonra daha bir sevdim her birini.
Bizim bildiğimiz Diyarbakırlı nasıldı bilmiyordum ama benim içimde bir Kürt vardı ve o hafta onlarla birlikte ona yol verdim. O kış Boğaziçi Üniversitesindeki kulüpte öğrendiklerimle, İstanbul’da edindiğim Kürt arkadaşlarımdan işittiklerimle ve yıllardır ailecek dinleyip söylediğimiz türkülerle gönlümde, hükümetten önce bir Kürt açılımı yapmıştım ben zaten. Sarışın, uzun boylu, Trakyalı olduğunu söyleyen, bağlama çalıp halay çeken, Kürtçe türküler bilen üniversiteli bir ablanın kendi kültürlerine olan ilgisi hoşlarına gitmişti ve birkaç gün sonra onlar da özlerine dönmüştü ki, günübirlik yaptığımız Aliağa ve Ayvalık gezilerinde otobüsün arkasında hep birlikte bağıra çağıra İbrahim Tatlıses söylerken ”Yav Duygu Abla, senden bizden daha Diyarbakırlısın!” dediklerini hatırlıyorum. 🙂
Gergin başlayan 2. hafta; arada çocukların sorumluluğunu çok fazla üzerimde hissedip hassaslaşsam da aynı şekilde çeşitli drama oyunları ve kültürel paylaşımlar, günübirlik geziler, çalıp söylemeler, İngilizce pratikler, Türkçe öğretmeler, çiğ köfteler, origamiler ve bolca gülmeler olarak kalmış aklımda. Son günlere doğru içlerinden birinin kleptomanisi olduğunu ve oda arkadaşlarının parasını çaldığını öğrenmiştik ama çocuklar bizi şaşırtan bir olgunlukla bunu kendi aralarında halledip kimseyi rezil etmeden uyarmışlardı arkadaşlarını. Bir de Diyarbakır’dan yol boyunca çocuklara ablalık yapsın diye gönderilen oda arkadaşlarım Zehra ve Necla, gruptakilerden ismi Kürtçe ‘yağmur’ anlamına gelen ve gitar çalan genç adamın bana aşık olduğunu söylemişti. Gülmüştüm. Neşesi, heyecanı, çocuksu merakı ve doğallığı o kadar tanıdık ki aslında, demiştim; sanki yıllar sonra evlenip yuva kurmak istediğim adamın liseli hali gibi. ‘Kul kurar, Allah güler’ atasözünden bihaberdim tabi…
O yaz liderlik işini kıvırdığımı düşünen Hülya Abla, aynı proje için 2009’da tekrar çağırdı beni. Ondan önce yine aynı yerde çocuklar için sosyal proje kampları düzenleyen Nevin Abla da ilk kez düzenleyeceği Anne-Çocuk Kampında gönüllülük teklif edince, bu kez kıştan, İngilizce diziler izleyerek ve pratiğimi arttırarak gitmiştim Afacan’a. Hatta mayıs ayında Gençtur’un Çatalca’daki Nesin Vakfında düzenlediği liderlik eğitimine katılmış, memleketin başka yerlerindeki diğer kamplarında liderlik yapacak arkadaşlarla tanışmış, sonra 2009 Ağustosumu Afacan’da geçirirken, durduğum yerden birçok dünyaya baktığımı hissetmiştim.
Anne-Çocuk Kampı; Gençtur ile Kağıthane İlk Adım Kadın Kooperatifi işbirliğinde yapılan, İstanbul’un Kağıthane semtinden gelen sosyoekonomik dezavantajlı bir grup çocukla onlara göz kulak olsun diye gelen birkaç anneye, yine yurt dışından gelen yabancı gönüllüler eşliğinde çeşitli etkinliklerle bir arada yaşam deneyimi yaşatmayı amaçlayan bir sosyal proje kampıydı. Gönüllülerden biri bendim, biri Japonyalı Yuko, biri Sırbistanlı Ana, biri de İspanyalı Gina’ydı. Oda arkadaşım Gina ile birbirimizi çok sevecek ve hep iletişimde kalarak, o kamptan 6 ay sonra Londra’da, 7 yıl sonra ise Barcelona’da buluşacaktık. 🙂
Kağıthane İlk Adım Kadın Kooperatifini yıllar önce kendisi çalışırken çocuğunu bırakacak yer bulamadığı için sivil toplum işlerine soyunan Senem Abla kurmuştu. Sivil Toplum Kuruluşlarındaki bir sürü yüksek akademik sıfatlı kadından çok daha entelektüel ve içten bulduğum, günümüz dünyasına fazla gelen temizlikte bir kadındı Maraşlı Senem Abla. Hala senede birkaç kez içim daraldıkça görüştüğüm, zaman zaman Alevi dedesinden el aldığını düşündüğüm, yüreğimi ferahlatan, gönlü zengin, güzel kadınlarımdandır.
”Burada herkesin anlatmaya değer bir hikayesi var” diye yazmışım 2009 yazında tuttuğum deftere. Nevin Abla ve eşi Ali Abi, Afacan’ın daimi işletmecisi Filiz Abla, onun kızı Fulya, kampın aşçısı Bergamalı İsmail Usta, odaların temizliğinden sorumlu Medine Abla, biz çocuk kampı yaparken motelin diğer kısmında Düşler Akademisi Vakfının engellilerle sosyal proje kampları yürüten gönüllüleri, liderleri, anneler, çocuklar… Hepsi beni zenginleştiren kahramanlarım olmuştu. O yaz orada tanıştığım insanların büyük bir kısmıyla dünyaya aşağı yukarı aynı yerden baktığımı ve hala iletişimde kalıp ihtiyaç duyunca yardım alabilecek-yardım edebilecek mesafede olduğumu bilmek çok iyi geliyor bana. Belki bir gün romanı yazılır Afacan Gençlikevi’nin, kim bilir… 🙂
Kağıthaneli çocukların İstanbul’daki yoksunluklarını farkında olmadan dile getirdikleri doğal halleri bazen güldürmüş, bazen içimizi sızlatmıştı. Balat sahilinde yüzmeyi öğrenmiş Uğur ve Onur’un güzelim Ege denizine rağmen lüks buldukları için havuzdan çıkmayışları, topluca yenen yemeklerdeki sofra adabını önce yadırgayıp sonra alışarak birbirlerini uyarmaları, her gün yeni bir şeyler öğrendikçe yaşadıkları şaşkınlıkları hiç aklımdan çıkmayacaktı. Hatta bazı çocukların ve annelerinkilere benzer hikayelerle yıllar sonra Anadolu Adliyesinde ‘zorunlu müdafi’ olarak katıldığım ifadelerde tekrar karşılaşacaktım. Ama en çok, Senem Ablayı her ziyarete gidişimde hala devrimci sloganlar yazan duvarların varlığına şaşırdığım Okmeydanı-Kağıthane hattından komşuları olan ve ölümü canımı çok yakan Berkin Elvan ile hatırlayacaktım o çocukları.
Yoksulluk ve çaresizlik çok da renkli ve neşeli hikayeler yaratmıyor ne yazık ki! 2 oğlu ile kampa gelen ve alkolik eşinden sürekli şiddet gördüğünü sonradan öğrendiğim Hamide, ilk defa bu kadar güler yüzlü insanı bir arada gördüğünü söylemişti mesela son gece hüzünle. Eşi ölmüş, oğulları ve kayınvalidesiyle yaşayan Emine ise ‘’şimdi böyle bir cennetten gidip o yıkık dökük evin işlerini kim yapacak!’’ diye kederlenmişti. Komik anlar da var hatırımda tabi. Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) orduya Alevi almadığı yıllar, kızı orduda sekreter olmaya çalışırken eve tahkikata gelirler diye duvardaki Hz. Ali resmini hafta içi Atatürk ile değiştirdiğini anlatan Alevi Özengül Ablanın ”Ayol bir Atatürk, bir Ali, başı döndü ikisinin de vallahi!” deyişi ve kampların vazgeçilmezi olan ‘secret friend’ (gizli arkadaş) oyununu oynarken, gizli arkadaş olarak beni seçen Tugay’ın benim için bir yerlere sakladığı notları yanlış anlayıp yırtan Yıldız Ablanın ‘Aa ama sen genç bir kızsın’ tepkisi mesela, hala güldürür beni. 🙂 O çocukların içinden üniversiteye gidip çeşitli sosyallikler ile dünyasını genişletmeye çalışanlar olduğunu sosyal medyadan gördükçe, çok seviniyorum şimdi.
Anne-Çocuk Kampından sonra, 2009’daki 2. Doğu-Batı Buluşması Kampını bu kez sadece Van’dan gelen grup ve yine yurt dışından gelen bir o kadar gönüllüyle tekrar yaptığımızda artık daha deneyimliydim. Hülya Ablanın organize ettiği kişisel gelişim atölyesi ile epey hafiflemiş ve sanırım bu kez hem Türkiyeli, hem de yabancı gruba hitap etmeyi becerebilmiştim. Van’dan gelen veteriner ve ziraat mühendisi arkadaşlarımız, Koreli, İngiltereli, Amerikalı ve İspanyol kampçılarımız derken lider ortağım İrem’le herkesin mutlu ayrıldığı 2 hafta geçirdiğimizi hatırlıyorum. Öyle ki, o Van grubunun davetiyle ertesi yıl Van’a gidecek ve çok anlattıkları inci kefalinin göçünü bizzat izleyecek, sayelerinde neşeli bir yol hikayesi daha edinecektim.
Doğu-Batı Kampı hala geliştirilerek ve daha da güzelleştirilerek Yeni Şakran’da yapılmaya devam ediyor. Hatta yakın zamanda uluslararası sosyal proje kampları arasında ödül aldığını öğrendim, ne güzel! Hülya Abla da muhtemelen her yaz lider seçmek üzere benim gibi heyecanlı gençlerle tanışmaya devam ediyor. Şimdi buradan, Afacan’da geçen o 2 yazın bende bıraktığı hikayelere bakınca, iyi ki memleketin bir yerlerinde öyle güzel insanlar var ve iyi ki yollara çıkmaya, yeni insanlarla, yeni kültürlerle tanışmaya meraklı benim gibi gençlere fırsat tanıyorlar, diyorum. 2009’daki doğum günüm kampın son gününe gelmiş ve kamp arkadaşlarımın yaptığı sürprize çok sevinmiştim. O yüzden defterime bölük pörçük yazdığım satırlar, gülücük dolu şükürlerle ve İhsan Oktay Anar’ın ‘Puslu Kıtalar Atlası’ndaki o meşhur cümlesi ile bitiyor: ‘’Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı.” 