‘’Dam başında sarı çiçek oy oy, burdan kalkıp Ürgüp’e gidek nenni de Feridem nenni’’
İtalya’da geçirdiğim kısa yazdan sonra dünyadaki 21 yılım bitmiş, biterken bana evimizin büyük atlasındaki coğrafyalara ayak basmam için daha fazla büyümeyi beklememem gerektiğini iyice bir öğretmişti. Bundan sonra algılarım hep yeni yollara çıkmak, daha önce gitmediğim yerlere varmak üzerine çalışacaktı. İşte 2007’in sonbaharında okulun koridorlarında böyle heyecanla gezinirken gözüme bir tur ilanı takıldı. Hemen 2 yıl önce halk oyunları ekibinde birlikte halaya durduğum arkadaşım Jale’yi aradım. Açmamışsa herhalde ‘’Jale, koş! Kapadokya bizi çağırıyor’’ gibi bir mesaj attım 🙂 Sonraki gün Jale’yle Göztepe kampüsünde turu düzenleyen çocuğu bulup erken rezervasyon yaptırdık ve indirimi kaptık. O ayın öğrenim kredisini Kapadokya’ya yatırmıştık, oh ne de iyi yapmıştık!
9 Kasım cuma gecesi Kadıköy Evlendirme Dairesinin önünden 7 otobüslük bir üniversiteli kafilesiyle İstanbul’dan Nevşehir’e doğru yola çıktık. Hala öyle midir bilmem ama kuvvetle muhtemel ki o hafta sonu, pek çok üniversiteli aşığın, sevgilisiyle birlikte gittiği ilk tatildi ve yolda otobüsümüzün kliması bozulunca genç adamlar sevdikleri kızlara hep ceketlerini, montlarını falan vermişti. Sonra bu manzarayla Ankara civarında hüzünlenince ben, Jale başlarken yazdığım o neşeli Ürgüp türküsünü söylemişti. O yoldan çok sonra, yakın bir zamanda TRT’deki bir programda bu türkünün ve ”Şen olasın Ürgüp” diye başlayan ‘Cemalım’ın Ürgüplü mahalli sanatçı Refik Başaran (1907-1945) tarafından derlendiğini öğrenecek, cızırtılı kayıt ile önce 2007 kasımına, sonra Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan halk kültürü çalışmalarına gidecektim. Sahi (siyasi tartışmalar bir yana ama) mahalli sanatçılar olmasa Anadolu’nun sözlü zenginliği nasıl aktarılırdı o zamandan bu zamana?
‘’Kapadokya’da paleolitik döneme ilişkin izlere pek az rastlanmakla birlikte, bugüne kadar elde edilen veriler bu izlerin erken paleolitik dönemden çok, son paleolitik döneme ait olduğunu göstermektedir.‘’ diye başlıyor Nevşehir Belediyesinin Kapadokya tarihi hakkında uzun uzun bilgi veren makalesi.* ‘Paleolitik Çağ’ dediği bildiğimiz Yontma Taş Devri. Yani günümüzden milyonlarca yıl önceki bir zamanda, ta Yontma Taş Devrinde Erciyes Dağıyla Hasan Dağının püskürttüğü lav ve kül tabakaları, yağmur ve rüzgar marifetiyle aşına aşına Anadolu’nun tam ortasında, Nevşehir, Kırşehir, Niğde, Aksaray arasında ve biraz da Kayseri dolaylarında böyle masal gibi bir diyar çıkarmış ortaya. İşte o yağmur sularının ve rüzgarın Kızılırmak civarındaki bu killi-kumlu toprakta yarattığı volkan tüfleri de çeşitli efsanelerle ‘Peri Bacaları’ ismini almış.
10 Kasım cumartesi sabahı gözümüzü Ihlara Vadisinde açmıştık. Melendiz Dağı eteğinden doğup Tuz Gölüne dökülen Melendiz Çayının ikiye böldüğü Ihlara Vadisi, sonbahar renkleriyle mavili, yeşilli, sarılı bir cıvıltıdaydı. Anadolu’nun sabah serinliği bizi ayıltmış, kahvaltı kumanyalarımızı yerken içinde bulunduğumuz güzelliği fark edip heyecanlanmıştık.
“Kapadokya’da ilk yerleşim izleri oldukça eski tarihlere uzanır. M.Ö. 5000-4000 arasında burada küçük krallıklar yaşamıştır. Kapadokya’nın bilinen ilk halkları, Luviler ve Hititlerdir. M.Ö. 2500 sonlarında Asurlular bölgede ticaret kolonileri kurmuşlardır. Anadolu’nun gerçek yazılı tarihini anlatan en eski belgeler Asur ticaret kolonilerinden kalmış olan Kapadokya tabletleridir. Kapadokya’nın ‘güzel at yetiştirilen ülke’, ‘güzel atlar ülkesi’ anlamına gelen adı da Asurluların mirasıdır. Asurluların ‘Katpatuta’ adını verdiği bölge Persler döneminde Kapadokya adını almıştır.’’ diye devam ediyor Nevşehir Belediyesi. Biz de Ihlara Vadisinden sonra Asurlulardan kalma bir yeraltı şehrine; Derinkuyu’ya gidiyoruz. Kapadokya’daki 36 yer altı şehrinden biri olan, 1967’de müze yapılan ve yerin dibine doğru 8 katı bulunan Derinkuyu’da yakın zamana kadar faal olan dünyanın en eski akıl hastanelerinden birinin olduğunu öğreniyoruz. Aşağı indikçe odaların küçülmesinden korkup sonuna kadar gitmeden, ilk fırsatta yine gün yüzüne atıyoruz kendimizi. Bir zamanlar Mısır Piramitlerinin daracık gözlerine girip çekim yapan Saadettin Teksoy geliyor aklımıza, yukarı çıkınca gülüyoruz. 🙂
Sonrasında Asurlular, Frigyalılar, Lidyalılar, Romalılar derken ilkokul 4’ten beri anlatılan ama bir türlü aklımızda kalmayan bir tarihe boğuluyor, volkan tüfleriyle doğanın oluşturduğu mağaraların içine insanların kondurduğu kiliseleri şaşkın şaşkın izliyor, 1985’ten beri Unesco Dünya Mirası sayılan Göreme Açık Hava Müzesinde sonbaharın renkleri ve Güzel Atlar Ülkesinin rüyavari manzarası önünde birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz. Tam da Bedri Rahmi’nin ‘Ürgüp’ şiirinde dediği gibi her yer. ‘’Güpegündüz bir rüyadır, yatağı taş, yorganı taş, yastığı taş, uykusu taştan…’’
O gece kalacağımız otele gitmeden önce bir çömlek atölyesine uğruyor, sürekli dönen bir makinenin önüne oturmuş ustanın ilk bakışta çok kolaymış hissi uyandıran çömlek yapışını izliyoruz. Tıpkı çocukken TRT’de izlediğim Anadoluyu anlatan gezi programlarında gibiyim. Uykulu, yorgun ama mutlu bir şekilde otel odamıza eşyalarımızı bırakıp biraz dinlendikten sonra akşam eğlencesi olarak bizim için hazırladıkları ‘Geleneksel Türk Gecesi’ni izlemeye gidiyoruz. Biraz Mevlevi semazenler, biraz halk oyunları gösterisi ile yabancı turistler için düzenlenmiş ve bize yavan gelen bir program aslında, ama neşemize zeval getirmiyor ki göbek atarken fotoğraflarımız var. 🙂 Erken biten gösterinin ardından yan masadaki kızlardan dışarıda, otelin önünde büyük bir ateş yakıldığını ve halay çekildiğini öğreniyor, koşarak katılıyoruz. Güzel Atlar Ülkesinde halay keyfi! 
Ertesi gün kahvaltıdan sonra Ürgüp’teki Turasan Şarap Fabrikası’na gidiyoruz. Şarabın nasıl yapıldığını anlatıyorlar ve elimize minik kadehler verip tadımlık şaraplar sunuyorlar. Biraz ondan, hmm dur bakayım bir de bundan, derken kafi derecede çakırkeyiflikle birer şişe şarap alıp rehbere teşekkür ede ede ayrılıyoruz oradan. Hatta belki o günün anısına çantama giren o minik kadeh şuan bizim evde bir yerdedir 🙂 Günün devamında Avanos ilçesinin içinden geçiyor, Kızılırmak kenarında yürüyoruz Jale’yle. Erkeklerden, geleceğimizden ve galiba biraz da siyasetten bahsediyoruz. Günümüz Orta Anadolusundaki bizi korkutan muhafazakarlıktan mesela. Avanos’un, yıllar sonra kitaplarını severek okuyacağım ve ismini ‘varlığı içimi aydınlatanlar’ listeme yazacağım Ercan Kesal’ın memleketi olduğunu bilmiyorum henüz. Ercan Kesal; Hükümet Kadın filminin mütevazi belediye başkanı Aziz Veysel! Nuri Bilge Ceylan ile ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’nın senaryosunu yazan, hüzünlü hikayeleri bile tatlı tatlı anlatan bıyıklı adam. O adamın babası Gazozcu Mevlüt’ün 1970’lerde Avanos’ta ‘Peri Bacaları diyarında Peri Gazozları içilir’ gibi naif sloganlı bir gazozcu dükkanı olduğunu da bilmiyorum o gün tabi.** Bilsem muhtemelen Avanos’ta onun anılarında ve 1970’lerde dolaşır, etrafımdakilere de onun hikayelerinden aklımda kalanları anlatırdım. Olsun, Ercan Kesal’ı bilmesem de Neşet Ertaş var kulağımda. ”Garibim geldik gitmeye, muhabbetimiz bitmeye, yar ilen sohbet etmeye doyulur mu doyulur mu?” diyor usta. Bunca doğal güzelliği daha fazla rant için tahrip etmeye heveslenen kötü kalplilerin yanında dünya, öyle güzel yürekli ve diğerkam insanların yüzü suyu hürmetine mi dönüyor acaba?
Yolculuğumuzun 2.gün bitmek üzereyken kafilemizde sınıf arkadaşlarımın da olduğunu fark ediyorum. 2000’lerin başında ‘ağa dizisi’ akımını başlatan Asmalı Konak’ın çekildiği evin önünde hem de! Zira turlar oraya kadar gitmişken Asmalı Konak’ı göstermeden getirmiyor sizi İstanbul’a. Buraya dair tek hatırladığım ”Ekranda göründüğü kadar büyük değilmiş!” deyişimiz. Dicle’nin sürmesi, Bahar’ın bilmem nesi derken, konağa baka baka çıkıyoruz dışarı. Sonrası; güneş batmadan şekilden şekle girmiş volkan tüflerinin oluşturduğu en güzel manzaralar önünde fotoğraflar, konuşmalar ve pazartesiyi düşüne düşüne Kapadokya’ya edilen vedalar… Pazar gecesi yol boyu elimde tuttuğum peri bacası şeklindeki minyatür şarap şişesine bakıp gördüklerimden mütevellit mutlu mesut uyuklamıştım. Ertesi gün Kadıköy’e indiğim gibi cep telefonumu çaldırmıştım ama şükür ki fotoğraflarımı evden çıkmadan önce telefondan bilgisayara aktarmıştım. Önce üzülmüş, tutanak mı tuttursam diye polis aramış, sonra boş verip içimden türkü söyleye söyleye çarşıda dolaşmıştım. 🙂
”Gidiyorum işte gör oy oy, hayalde gör düşte gör nenni de Feridem nenni”
(‘Feridem’ türküsünün modern ve neşeli bir yorumu: https://www.youtube.com/watch?v=XmvtVTmynmA )
*http://kapem.org/kapadokya-tarihi/
**(Peri Gazozu, Ercan Kesal, İletişim Yayınları, 2013)