TORİNO, MİLANO, CASELA MONFERRATO: Merhaba İtalya!

           6 Temmuz 2007 sabahı, geceyi geçirdiğimiz Milano Malpenhansa Havalimanı’ndan ayrılıp kuzey İtalya’da Torino ile Milano’nun tam ortasında kalan Casela Monferato isimli küçük şehrimize birden fazla tren aktarması ve karşılaştığımız İtalyanların yardımseverliği sayesinde bir şekilde varmıştık. Kamp yerimiz, Christian isimli İtalyan kamp liderimizin eviydi. Bahçeli, üç katlı, tatlı ama bakımsız bir evdi. Tıpkı sigaradan sararmış dişleri ve her daim uykulu haliyle bezgin bezgin dolaşan sahibi Christian gibi… Orta kattaki odada hasırların üzerine uyku tulumlarımızı serip yatak odalarımızı oluşturduk, yol yorgunluğu bile birkaç saat uyuduk ve uyanınca yavaş yavaş gelmeye başlayan kamp arkadaşlarımızla tanışmaya koyulduk.

            Belçika’dan gelen Portekizli Jorge ve Sarah sanırım önümüzdeki 2 hafta boyunca kendimizi en yakın hissettiğimiz kişiler olacaktı. Jorge, Hug Grant’ın gençliği, Sarah’ysa titiz ve mütevazi haliyle aynı Bingöllü Seda’nın kirvesinin kızı gibiydi.:) Polonyalı Poulinia, Varşova Teknik Üniversitesinde okuyan, konuşkan ve enerji dolu bir kızdı. Kampın en güzel kısmı, her yere bisikletle gitmemizdi ve bisiklet yolculukları boyunca Polinia yanındakilere hep bir şeyler anlatırdı. Büyük annesinden dinlediği 2. Dünya Savaşı anılarını anlatırken gözlerinin dolduğu gün gözümün önündedir hala. Rusya’nın farklı yerlerinden gelen Xsenia ve Maria kampta tanışmıştı. Tanıdığım ilk Rus olduğu için her fırsatta dilimin döndüğünce komünizmi sormaya çalışıyordum Maria’ya. Anneannesinin büyük bir aşkla Lenin’den bahsettiğini, annesinin Stalin’den nefret ettiğini ve şimdiki Rusya’ya nasıl sövdüğünü anlatmıştı bir gece. Renkli gözlü, porselen tenli Xsenia o kadar konuşkan değildi. Kamp süresince 2 serbest günümüzden birinde Milano’ya gitmek için bize eklenip sonra da gevşekliği yüzünden sabah trenini kaçırmamıza sebep olduğu için çok kızmıştık ona. İsviçre’den kendi bisikleti ve yan flütü ile trene atlayıp gelen Iria, biz yirmili yaş çocuklarının arasındaki en olgun kampçıydı. 52 yaşında, neredeyse tüm dünyayı gezmiş bir doktor kadındı. Şimdiki aklım ve İngilizcem olsa en çok onunla konuşurdum herhalde.

italya-1     Günlerimiz lider Christian’ın ve koordinatörümüz Avusturalyalı Kylee’nin bizi her sabah erkenden uyandırıp ‘çiko’ dedikleri bir çeşit meditasyon yaptırmasıyla başlıyordu. Sonra kahvaltı ve ardından her gün için yapılacak farklı aktivitelerle ve 2 kişinin mutfak nöbetçisi olduğu uyduruk vejetaryen beslenmeler ile devam ediyordu. Uydurukluk vejetaryenlikten değil, tatsız tuzsuz yapılan sebze haşlamalarından geliyordu.

          italya-2   İlk gün pek görkemli olan belediye binasına gitmiş, başkanla tanışmıştık. İkinci gün bahçede üzerinde ‘peace’ (barış) yazan çiçekli, böcekli kartonlar hazırlayıp akşamüstü şehrin meydanına inerek sokaktan geçen insanlara sarılmıştık. ‘Free Hugs’ (Bedava/Özgür Kucaklama) meselesi daha sonra Türkiye’de de bazı meydanlarda denendi. Avrupa’daki sosyal projelerde hala kullanılıyor ama ben fazla içselleştiremedim bu eylemi. Nitekim o gün de Seda’yla ‘Bunu İstiklal’de yapsan kim bilir neler olur’ diye dalgamızı geçmiş, Casela Monferatto’nun bir kaç mis kokulu İtalyan teyzesine sarıldıktan sonra kimsenin dilimizi anlamamasının verdiği rahatlıkla arabesk şarkılar söyleyip neşelenmiştik.

               3.günün akşamı şehirdekilere kapalı spor salonunda kampı ve geldiğimiz ülkeleri tanıtan bir gece düzenlemiş (Interculturel Night), Polonya’nın polkasını öğrenmiş, Türkiye’nin halayını öğretmiştik. Sonraki günlerin -meditasyon ve mandala gibi zorunlulukları saymazsak- gerçekten sosyal fayda sağlamaya çalışan bir takım etkinliklerle geçtiğini fark ediyorum şimdi bakınca. Bir gün Çernobil’den gelen çocuklar için düzenlenen piknikte organizatörlere yardımcı olmuş, çocuklara oyunlar hazırlamıştık. Bir gün kasabadaki hayvan barınağına, bir gün psikiyatri kliniğine, bir gün de huzur evine giderek oralardaki insanlara yine kampımızı ve geldiğimiz ülkeleri anlatmıştık. Huzur evinde 87 yaşında bir Alberto Dedeyle dans etmiş, 84’lük bir teyzenin 1967’de gittiği Türkiye anılarını Chritstian’ın tercümanlığı eşliğinde dinlemiş, sonra da ‘Ciao Bella’yı onlar İtalyanca, biz kendi dillerimizde söylemiştik. Bir sabah Güney İtalya’da insanların örümcekleri temizlerken yarattıkları halk dansını öğrenmiş, öğleden sonra ‘Peace’ (Barış) isimli bir şarkı yazarak kasaba meydanında bağıra çağıra seslendirmiştik. Bir akşam ise sivrisineklere inat bahçede sebzeli barbekü partisi düzenleyip İtalyan şarapları içerek sadece sohbet etmiştik. Kamptaki Avrupalıların bizde olmayan bir hijyen rahatlığı, bir de Avusturalyalı Kylee’nin sürekli bir meditasyon yaptırma baskısı vardı ki bu da bizi bıktırmaktaydı. O yüzden serbest sohbetlerde, çayırda çimende kaşına kaşına yaptığım meditasyonlardan daha güzel zaman geçirdiğimiz yazmışım sık sık. 🙂

          Günün aktivitesiz saatlerinde ise bazen Christian’ın oryantale meraklı, tombik arkadaşı Selena’yla Sezen Aksu eşliğinde göbekler atıyor, bazen Sarah ile Jorge’un gitarını, bazen Iria’nın flütünü dinliyor; bazen bisikletle Arnavut kaldırımlı dar sokakları ve rengarenk çiçekli balkonları olan küçük şehrimizi gezmeye çıkıyorduk. Bazen de Türkiye’deki ailelerimizle görüşmek için halk kütüphanesindeki ücretsiz internete koşuyorduk. Kütüphane kapalıysa ara sokaklarda keşfettiğimiz ve bize Orta Doğulu indirimi yapan Faslı Abdul’un internet kafesine uğruyorduk. Abdul, Türkiyeli olduğumuzu öğrenince nedense bizi daha çok sevmiş ve çocukken Fas’tan İtalya’ya nasıl iltica ettiğini kırık dökük İngilizcesi anlatmıştı. Dükkanındaki deve desenli duvar halısını hatırlıyorum ve ayrılırken bana verdiği Fas fotoğrafını hala saklıyorum.

            İlk özgür günümüzde trenle kasabamıza yaklaşık 2 saat uzakta olan Torino’ya gitmiştik. Tren saatlerini kontrol etmiş, şehre indiğimiz gibi tren garındaki Turist Bilgilendirme Ofisinden şehir haritamızı almış, vaktimizi güzelce organize ederek dolu dolu ve çok keyifli bir Torino günü geçirmiştik Seda’ya. Barok mimarili meydanları Piazzo Castello, Palazzo Madama, Palazza Carignano ve Piazza San Carlo’da yaz sabahı tenhalığında neşeyle fotoğraflarımız çekmiştik birbirimizin. Po Nehri kıyısındaki bu ferahfeza kentin İtalya’nın en önemli sanayi şehri, ‘İtalya’nın otomobil başkenti’ olduğunu bilmiyorduk henüz. Tıpkı bir zamanlar (1500’lerde) Sardinya-Piyemente Krallığı’nın başkenti olduğu ve o güzelim saraylarla meydanların o krallığı yöneten Savoy Hanedanlığı tarafından yaptırıldığını ve 1997’den beri UNESCO tarafından korunduğunu henüz bilmediğimiz gibi… Şehrin ara sokaklarında elimdeki harita gereği yan yan yürümeye çalışırken ben, kahkahalarımızla kaybolmuştuk. Torino’nun bir lezzet rotası olduğunu da bilmediğimizden güzel bir pizza yeme lüksümüzü Roma’ya saklayarak Ürdünlü bir dürümcüde kocaman birer kebap yemiştik o gün.

                Torino’da en sevdiğimiz yer Ulusal Sinema Müzesi olmuştu. 167 metrelik Mole Antonelliana Sinagogunun içine inşa edilen müzenin dönerek yükselen iç dizaynında dünyaca ünlü pek çok filmin dekorları, ışık ve gölge oyunları, Marilyn Monroe, Charlie Chaplin gibi ünlü yıldızların eşyaları, kostümleri, film sahneleri, film tüpleri, film afişleri derken adım adım sinemanın dünyadaki evrimi anlatılıyordu. Yapımına 1863’te başlanan bina, bir başka sinagogun yapılması karşılığında Yahudi cemaatince Torino Belediyesine devredilmiş. Asansör ile çıktığımız en yüksek balkonundan ise bütün Torino şehri izlenebilirmiş. Şehrin cetvelle çizilmiş gibi düzenli ama hiç de sıkıcı olmayan o renkli haline bayılmıştık. Sonra da Po Nehri kıyısına inip tatlı yemiş, yürümüş, nehrin sonundaki tepede bulunan Marie Del Monte Kilisesi’ni izlemiş ve neşeyle fotoğraf çekerken aklımız erdiğince memleketimizin neden böyle rahat bir muasır medeniyet olamadığını düşünmeye çalışmıştık galiba.

             Ne var ki 2. özgür günü için planladığımız Milano gezimiz, sabah trenini kaçırıp şehre öğleden sonra varınca epey hızlı geçmek zorunda kaldı. Milano’ya varır varmaz tüm şehri az da olsa görelim diye bulduğumuz ilk ‘sightseeing’ (etrafı gösteren şehir turu) otobüsüne atlamış, otobüs mola verdikçe rehberi doğru düzgün dinlemeden tarihi binaların önünde Seda ile çılgınca birbirimizin fotoğraflarını çekmeye başlamıştık. Yapımının 500 yıl sürdüğü söylenen kocaman Milano Katedralini, meşhur La Scala Tiyatrosunu ve Sforzesco Şatosu’nu dışarıdan hızlıca görmüş, Leonardo Bilim Müzesi’nin önünden geçmiş, onların Bağdat Caddesi sayılan Corso Buenos Aires’te son derece şık ve parfüm kokulu kadınların ve adamların arasında yürümüştük. Dünyanın ‘moda devleri’ olmalarından mı, yoksa yüzyıllardır özenle korunmuş Barok taşlarından mıdır bilmem ama Milano deyince, Paris’ten sokaklar geliyor gözümün önüne hala.

           Akşamüstü Milano tren garında sırt çantalarıyla interraile (trenle Avrupa seyahati) çıkmış bizim gibi 2 genç Türkiyeli kadına rastlamış, ayaküstü İtalya’ya dair karşılıklı deneyim ve şikayetlerimizi paylaşmış, Xsenia’yla buluşup küçük şehrimizin yolunu tutacakken bu sefer de son treni kaçırıp komşu şehir Vercelli’nin tren garında sivri sinekler eşliğinde kala kalmıştık. Ağlamak üzereyken şehirdeki etkinliklerin birinde tanıştığımız Conni isimli bir Monferrattolu’ya rastladığımızı ve onun klimalı arabasında Red Hot Chilly Peppers dinleyerek eve geldiğimiz o yarım saatin benim için o günün en huzurlu vakti olduğunu yazmışım o gece Nemo’ya. ‘’I don’t believe it’s bad’’ (Bunun kötü olduğuna inanmıyorum) diyordu şarkı ve tabi ki aslında kötü bir durum yoktu ortada. Birkaç gün sonra kamp bitecek ve Floransa’yla Roma’ya gidecektik daha. 🙂

CIMG1245

Yorum bırakın