PRAG, DOBRY DEN!

”Önce hızla yükseldik, altımızda her yeri ayrı yamalanmış mavili bir çarşaf gibi kaldı İstanbul. Sonra pamuk tarlası gibi bulutlar… Yazlıkta olanlar şimdi kahvaltı hazırlığına başlamıştır. İstanbul’un büyük bir kısmı muhtemelen iş telaşındadır. İnsanoğlu kuş misali. Biz sabah İstanbul’da uyanıp, öğlen Prag’ta dolaşıp, akşamı Milano’da yapacağız bugün.” 2007 yazında, kapağında Turuncu Balık Nemo’nun olduğu, okul defterinden bozma yol günlüğüme böyle yazmışım uçakta.

2007 yılına girdiğimiz gece, Saddam Hüseyin’in idamı ile başlamıştı ana haber bültenleri. Gerilim müzikleri ve savaş görüntüleri eşliğinde yemeğimizi yemiştik. Gece ilerledikçe ekran renklenmiş, yılbaşı eğlenceleri ile devam etmiştik. Benim için de öyle başladı ve devam etti o yıl. Okuldaki başarısızlığım, aşktaki başarısızlığım ve sürekli başaramadıklarıma odaklanan hırsım yüzünden 21 yaşıma varmadan varlığımı ve hayattaki amacımı sorgulaya sorgulaya derin bir mutsuzluk kuyusuna inmiştim önce. Merak ettiğim pek çok mecraya kendimi bulma azmi ve umudu ile burnumu sokarak ve tabi ki yollara çıkarak yine indiğim kuyudan yavaş yavaş yukarı tırmanıp renklenmeye başlamıştım sonra yıl devam ettikçe.

İşte o yıl artık yurt dışında bir kamp deneyimi yaşamamın vaktinin geldiğini ısrarla dile getiren ablamı dinleyip okuldan bir arkadaşım ile beraber daha sonraki birkaç yıl da kamp maceralarımın kaynağı olacak olan, Taksim’deki Gençtur’un yolunu tuttum. Gençtur, yıllardır gençler ağırlıklı olmak üzere her yaştan insan için uygun fiyatlı yurt içi ve yurt dışı uluslararası gönüllü çalışma kampları ve organizasyonlar düzenleyen bir dernekti. Ablam da üniversitedeyken o kamplarla Avrupa’ya giderek beni çok özendirmişti. Anadolu Lisesi İngilizcem ve okul arkadaşım Seda’yla İtalya’da gönüllü bir çalışma kampına katılmaya karar verdim. Yeşil pasaportum (bu, Avrupa’ya çıkmak için vize masrafının olmaması demekti), kamp sonrası kalacağımız yerler için erkenden ve ucuza yapılmış rezervasyonlar, dedemden aldığım harçlıklar, derhal Euro’ya çevirdiğim öğrenim kredileri ve bir yerlerde yayınlanan yazılarım için yatan küçücük telif ücretlerimle (yazar burada gezmek için ailesinden para almadığını anlatmaya çalışıyor!:) ) İtalya’nın kuzeyinde, Casela Monferato diye bir şehirde, tam anlamıyla ne yapacağımızı bilmeden ‘Drops of Peace’ (Barış Damlaları) adlı bir sosyal proje kampına yazıldık. Kamp öncesi ve sonrasıyla 21 günlük bir İtalya macerasına hazırdık derken, şansımıza Milano’ya Prag aktarmalı bilet bulunca ve İstanbul’dan gelişimizle Milano’ya gidişimiz arası 10 saatten fazla bir aktarma olunca, enternasyonel ablamın Prag’daki arkadaşı Victor’la yazışıp o gün bizi Prag’da gezdirmesini rica ettik. İyi ki de ettik ve hiç hesapta yokken 5 Temmuz 2007 günü Seda ile anılarımıza ilk Orta Avrupa şehrimizi ekledik.

Daha önce gurbetçi dedem sayesinde aileden birileri ile birkaç kez Fransa’ya gidip Avrupa görmüşlüğüm vardı ama şimdi ilk kez yalnız ve özgür bir genç kadın olarak yollardaydım. Uçaktan inerken ilk Çekçe kelimemizi öğrendik; ‘’Dobry den!’’ (Merhaba). Victor, arkadaşı Luca ile gelmişti hava alanından bizi almaya. Hemen ‘Dobry den’ dedik onlara. Sağ olsunlar, hava alanından şehir merkezine inerken heyecanla şehirlerini anlatmaya başladılar.

prag-11.Dünya Savaşına kadar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait olan Çek toprakları, 1918’de şuan komşusu Slovakya ile Çekoslavakya’yı oluşturmuş. Çekoslovakya 1948’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) dahil edilerek komünist rejimle yönetilmiş ve SSCB dağılmaya başlayınca 1992’de Çek ile Slovakya ‘Kadife Devrim’ dedikleri savaşsız bir yöntemle ayrılarak kendi bağımsız cumhuriyetlerine kavuşmuş. Çek Cumhuriyeti 1996’da Avrupa Birliği’ne başvurmuş, 2004’te resmen üye olmuş ama 2007’de para birimi olarak hala ‘’kron’’u kullanıyorlardı. 15 milyonluk ülke nüfusunun 1,5 milyonu Prag’da yaşıyormuş. Biz Türkiye’nin o zamanlar 70 milyon olan nüfusunu ve sadece İstanbul’da 10 milyonluk bir kalabalığın bulunduğunu söyleyince Luca’nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

Şehir merkezine giden yollar temiz, yeşil, düzenli ve oldukça sakindi. ‘Gözü delen gökdelenler yok. Şehir, nüfusunu taşıyacak kadar ferah.’ diye not almışım Nemo’ya. Yol boyu tanıdık gelen reklam panoları ve artık beynelmilel olmuş markalar, komünizm yıllarını pek hatırlamayan bir hava verse de, Victor ve Luca komünist zamanları anıp sevenlerin çoğunlukta olduğunu söylemişti. Daha sonra İtalya’da, kampta tanıştığımız Rus arkadaşımız Maria da yaşlı nüfusun komünist hayatı hala memnuniyetle anlattığını söyleyecekti.

‘’Yağmurlar içindeydi Prag, bir gölün dibinde gümüş kakmalı bir sandıktı…’’ diyor Nazım Hikmet 1958’de Prag’da yaşarken yazdığı bir şiirde. Bir açılıp bir kapanan nemli havası ve muhtemelen Nazım’ın bu dizeleri sebebiyle, Prag deyince aklıma hep gümüş renkli bir gökyüzü geliyor. Keşfe şehrin meşhur kalesinden başlıyoruz. Etrafta sembolik kıyafetli Çek askerleri yürüyor. Kaleye giden yol ve kale meydanı çok kalabalık. Çünkü o gün, Slav Halklarının gelişmesine yardımcı olan ve bugünkü Kiril alfabesinin atası sayılan iki misyoneri; ‘Kiril ve Metodius’u anma günüymüş. Ortadoks ve Katolik kiliseleri tarafından Aziz kabul edilen Bizanslı Kiril ve Metodius kardeşlerin anılması, Slav halkının Hristiyanlık sayesinde okuma yazma öğrenmiş olması sebebiyle aynı zamanda ‘Aydınlanma Günü’ olarak da kutlanmaktaymış.

42395-cimg0890
Rengarenk, insan dolu her yer. Kendi halinde bir Sovyet şehri iken bu kadar turistik değilmiş Prag. 90’lardan sonra oldu, nasıl olduysa, diyor Victor. Kaleye giden kalabalık yolun sonunda, yukarıda şehrin birçok yerinden görünebilen kocaman St Vitus Katedrali ile karşılaşacakmışız, ki fotoğraf makinelerimiz kadrajları yetmeyecek görkemini aldırmaya. Prag Sarayı, kiliseler, barok mimari havuzlar, heykeller hepsi kalenin avlusunda. Ama aynı yol üzerinde Arnavut kaldırımlı dar bir sokak daha var, önce oraya uğruyoruz. 19.yüzyılda Yahudi Çek yazar Kafka’nın yaşadığı bu dar sokakta şimdi oyuncakçı, kuklacı ve hediye dükkanı olmuş bir sürü küçük ve bitişik ev var. Victor ve Luca hangisinin tam olarak Kafka’nın evi olduğunu bilemiyor. Sadece Kafka’nın kız kardeşi ile bir dönem bu sokakta bir adreste yaşadığını ve meşhur ‘Dönüşüm’ünü burada yazdığını biliyoruz. Şimdi Prag’da onun adı pek çok kafeye ve bara verilmiş. Vaktimiz az olduğundan ve sanırım Kafka henüz şimdiki kadar ilgi alanımızda bulunmadığından, oralarda bir yerlerde olan Kafka Müzesi’ne ve diğer hiç bir müzeye gidemiyoruz. Affedelim kendimizi, neticede 21 yaşındayız ve Avrupa keşfimize yeni başlamışız.

Üzerimizdeki onca 21. yüzyıl izine rağmen, sanki o tarihi kapılardan her an baloya koşturan kabarık etekli bir prenses çıkacak, çizmeli kedi havuzun arkasından fırlayacak gibi hissediyorum Prag’ta yürürken. Hatta daha sonra başka Orta Avrupa şehirlerini gördükçe Prag’ın o temiz ve turistik halini bir masal filminin setine benzeteceğim. Kale meydanından aşağı inince şehir manzarasını tümden gören yemyeşil bir parka çıkıyoruz. St Nicholas Kilisesi’nin yeşil, yuvarlak tepesi görünüyor uzaktan resim gibi. Yağmur çiselemeye başlıyor işte biz o tepede, birbirimize neşeyle ‘sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?’ derken. Finikülerle aşağı iniyoruz, tam Charles Köprüsü’ne yürürken güneş açıyor. Şehrin ortasından geçen Vlata Nehri’nin kıyısında bir banka oturuyoruz. Nehre kurulmuş setlerin oluşturduğu minik şelalelere bakıyoruz. Sonra yine eskiye doğru yola çıkıyoruz.

Charles Köprüsü! Kalabalık, serin ama bir o kadar da şirin! Ressamlar, heykeller, sergiler, sergilerde ufak tefek hediyelikler ve insanın içini kıpırdatan neşeli müzikler… Kral 4.Charles’in baş mimarının 1400’de yaptığı ve üzerine 30 ayrı aziz heykelinin bulunduğu köprü, yaz kış böyle kalabalık, böyle turistikmiş ve Prag yılda ortalama 20 milyon turist çeken bir şehirmiş meğer. Eski şehir meydanı (Stare Mesto), belediye eski binasının, kiliselerin ve faytonların arasından güneş ışığının bir görünüp bir kaybolduğu büyük, nostaljik bir alan. Avrupa’daki Reform hareketlerinin Luther’den önceki lideri Jan Hus’un heykeliymiş meydanda duran. Karşısındaki Loretto Kilisesinin önünden geçen faytonlar sanki biraz sonra külkedisinin gelip bineceği balkabaklarını hatırlatıyor insana.

Yemek için eski şehir meydanında bir sokak arası restoranına gidiyoruz. Onlar hardallı, soslu Çek usulü bir biftek yiyor; biz, yolumuz daha uzun, bilmediğimiz şeyi yiyip midemizi bozmayalım diye hamburgerle geçiştiriyoruz ama Çek birasını yudumlamaktan geri kalmıyoruz. Yemekten sonra yine eski şehir meydanına, Tyn Kilisesi ve Astronomik Saat Kulesinin önüne çıkıyoruz. Fotoğraf makinelerini hazırlamış kalabalık bir grupla birlikte saatin tam 4’ü vurmasını bekliyoruz. Kulenin duvarındaki dev astronomik saatin kenarlarında dünyayı, güneşi ve ayın konumunu gösteren İbranice sayılar var. Her saat başı saat vurdukça iki küçük pencere açılıyor saatin üzerinde ve pencerelerin önünden İsa’nın 20 havarisini temsil eden yirmi küçük heykel geçmeye başlıyor. Bu dönüş, herkes bir gün ölecek, toprakla özdeşip geldiği yere dönecek, anlamına geliyormuş. 15.yy’da Hanuş isimli Yahudi bir ustanın yaptığı mekanizmayı ve yaklaşık 20 saniye süren bu ritüeli görmek için saat başı bir sürü turist bekliyormuş.

Saati de gördükten sonra yeniden kısa süreli bir yağmur hızlıca akarak kayboluyor Prag sokaklarından. Akşam güneşi çıkmışken hava alanına doğru yola çıkıyoruz. Charles Köprüsüne bakıyoruz uzaktan bir kez daha, yeni hükümet binasının önündeki yeşilliğe el sallayıp hızla hava alanına koşuyoruz. Sonra gümrükler, kontroller… Neşeli romantizmimiz, donuk bakışlı hava alanı görevlilerinin çantamdaki azıcık kalmış olan çok sevdiğim el kremimi ve Seda’nın kolonyasını çıkartıp çöpe atması ile sona eriyor. Elin Çeklisine öfkelenip Türkçe küfürler savuruyorum. ”Dobry den” diye başlayıp hırsla ve hızla saydırıyorum. Küfürlerimi duyan Seda’nın gülmekten gözleri yaşarıyor. Kim bilir içimde neyi biriktirmişim de, neye o kadar sinirleniyorum.

Neyse ki Milano uçağına binip yükselince, o pamuk tarlalarının içinde kalbim de heyecanla pamuğa dönüyor da Nemo’yu açarak yeni bir şehirde geçen son 10 saatimi anlatmaya koyuluyorum. 21 yaşındayım ve içimdeki buhranlı kuyuyu geride bıraktığımı hissederek merakla yeni hikayelerle dolu coğrafyalara akmaktayım. Varsın giden el kremi olsun. O güne bugün, çok şükür Prag görmüş insanım. 🙂 Dobry den arkadaşım, Dobry den!

prag-8

Yorum bırakın