2006 yılının mayıs ayında Ankara’da Danıştay’a saldırı düzenlenmiş, üye hakimlerden biri ölmüş, üçü yaralanmıştı. Birkaç gün sonra okulda bir düşünce kulübünün saldırıyı protesto için Ankara’ya gideceğini öğrenmiş ve kulüple pek alakam olmadığı halde gidip eklenmiştim. Çünkü O yıl aşık olmuştum. Sabah otobüs Sıhhiye’deki DTCF’nin önüne yanaşır yanaşmaz gruptan ayrılıp çekik gözlü bir Odtülü ile renkli bir Ankara baharına koşmuştum. ‘Yaaaşamak ne güzel!’
Lakin kafamdaki susmak bilmeyen çok sesli koronun minör seslerine aldanarak o renkli günden bir ay kadar sonra, zaten ayrı şehirlerdeyiz, uzaktan ilişki bu, illa ayrılacağız, demeye başlamış; Odtülü’den o zamanın en teknolojik görüşme yöntemi olan ‘msn’ üzerinde ayrılmış, sonra da karışık kafamla aylarca ağlamıştım. Acı çekmeye çok meraklıydım. Ailemin yanına gidip oturduğum Trakya’daki yazlık köşesinde, denize girip güneşlenmediğim vakitlerde kendimi onunla bununla karşılaştırıp çilemi doldurmalıydım! Da evdeki hesap çarşıya uymadı. O yazın sadece ağlamakla geçmemesi gerektiğini söyleyen majör sesler de vardı kafamdaki koroda ve bir an onlara sıra verip, -iyi ki de verip!- ağustosta ve son anda yine soluğu Burhan Felek’te aldım. Bu sefer Bolu’daki kampa yazıldım. Önceki yazdan öğrenmiştim, Gençlik ve Spor Bakanlığının şeysi, öğrenci halimle gidebileceğim en uygun kafa dağıtma yeriydi. Artık geçen yazdan tecrübeliydim. Yeni yerler, yeni insanlar derken hem yollara bakıp hüzünlenebilir, hem de bolca yeni hikaye keşfedebilirdim. Hem minöre, hem majöre yani 🙂
Bu kez kamp yeri Bolu Dağları arasında, Mengen ilçesine bağlı yapay bir gölet olan Bürnük Göleti’nin çevresiydi ve kontenjan 300 kişiydi. Sistem aynıydı; konteynırlar, liderler, çadırlar… Hatta geçen yıldan tanıdık çıkanlar bile vardı. Ancak bu kez kamp alanı geçen yılki kadar yüksek bir arazide olmadığından otlamaya gelip sürüden kaçan inekler bizim çadırlara dadanmaktaydı ve önümüzdeki 8 gün boyunca pek çok kampçı, çadırıyla birlikte oradan oraya taşınmak zorunda kalacaktı. Geçen yılki kampa bir arkadaşımdan duyup yazılmıştım, bu yıl da yakın arkadaşım Özden benden duyup yazıldı ve galiba o yaz yakın arkadaşlarımla yollara çıkma maceralarım başladı. Ama kamp yine çok kalabalıktı ve Özden de en az benim kadar sosyalleşme meraklısıydı. Dolayısıyla baş başa değil, hep çadırlar boyu kaynaştık ve sabah erken kalkmalar, nöbet tutmalar, mıntıka temizliği yapmalar derken yine çabucak o yatılı askeri okul havasını yakaladık.
Çadırlarımız beşer kişilikti o yıl ve gece gündüz sıcaklık farklı yine çok fazlaydı. Ancak bu yıl herkes bir yerlerden idmanlıydı. Çadır arkadaşlarımın hepsi daha önce en az bir kamp yapmıştı. En küçüğümüz İzmirli Gonca mesela, daha önce liseler arası doğa kamplarına katılmış, hatta bu kampa birlikte geldiği sevgilisi Çağlar’la 2 yıl önce başka bir kampta tanışmıştı. Gonca’nın, sürekli çadırın ortasında duran ve içinde pembe ağırlıklı bolca kıyafet olan çok büyük bir valizi olduğunu hatırlıyorum. Evin küçük, nazlı ve sosyetik kızı gibi duruyordu ilk bakışta ama bir o kadar da alçak gönüllü ve sıcakkanlıydı. Mahallenin bıçkın delikanlısı havasındaki Çağlar’la olan doğal diyalogları kamp boyunca bizi epey güldürmüştü. Diğer çadır arkadaşlarım Meltem’le Deniz ve onların arkadaşı Taşkın sonra… Deniz ve Taşkın Kocaeli’de okuyordu. Taşkın perküsyon çalıyordu ve birlikte çaldığımız ilk 2 gün doğaçlama güzel konserler ortaya çıkmıştı ancak bir süre sonra neredeyse her gece o konserlerin zorunlu hale gelmesi bizi bıktırmıştı. Meltem, Yıldız Teknik’te iktisat okuyordu, okulunun fotoğrafçılık kulübüyle geziler düzenliyordu. Sürekli boynunda taşıdığı nostaljik analog makinesiyle ne güzel fotoğraflarımızı çekmiş, kamptan sonra da İstanbul’da buluşup bizi Yıldız Teknik Üniversitesinin Beşiktaş kampüsündeki fotoğrafçılık kulübünün karanlık odasına götürüp fotoğraf yıkmayı öğretmişti. Heyecanlı bir deneyimdi. Tanışma faslından sonra 2. gün Abant’a gitmek üzere yola çıkmıştık ve herkes yanındaki ile ufak ufak ‘’Nerelisin? Nerede okuyorsun?’’ muhabbetlerine başlamıştı. O yaz tuttuğum deftere şöyle yazmışım: ‘’Neredeyse herkes birbirine nerede okuduğunu sorduktan sonra, isteyerek mi girdin yoksa ailenin zoruyla mı gönderildin, diye ekliyor.’’ Ben bu soruya kesin 2. şıkla cevap vermişimdir. Ya okulu sevmediğim için başarısızdım ya da başarısız olduğum için okulu sevmiyordum çünkü. Üstüne üstlük, aşk acısı çekiyordum ve çok bedbahttım. Meltem’in kulağında ‘’Bırakçam ben bu okulu ya!’’ diyen öfkeli sesim kalmış olmalı ki, geçen yaz Kadıköy’de karşılaşıp neşeyle sarıldığımızda ‘Nasılsın’dan sonraki sorusu bu olmuştu: ‘Okulu bıraktın mı?’ Yok, aldım ben o diplomayı, avukat bile oldum, dedim ve ‘Allah adliyelere düşürmesin ama avukatlık işin olursa…’ diye başlayan o müthiş (!) reklam cümlemi kuruverdim. 🙂
Bir sabah Bolu Dağlarının arasında kalmış Gölcük Gölü’nde mis gibi bir havayla kumanya kahvaltımızı etmiştik. Öğleden sonra yeşillikler içindeki Abant Gölüne gittiğimizi hatırlıyorum. Öğle yemeğinde ağaçların arasında tavuk ızgara yediğimizi de not almışım defterime. Sonraki sayfalarda yemeklerin bir önceki kampa nispeten çok lezzetli, kamptaki Mengenli aşçıların süper yetenekli olduğunu; kaldırık dolması, Mengen pilavı, haluçka, oğmaç çorbası ve saray helvası ile kendimden geçtiğimi yazmışım ara ara. Kamp yerinde olduğumuz günler öğle yemeklerinden sonra Keloğlan misali ağaçların altında siesta yaptığımız sanırım o yüzden aklımda. 🙂 
Abant’ta bizi tek tek ata bindirmişlerdi. Bindiğim siyah atın adı Şampiyon’du ve üzerine yerleşir yerleşmez coştu. Takip etmemiz gereken konvoyu hızla aşıp gidiyordu. Hababam Sınıfı Tatilde’de Şener Şen’in ata binip hızla gözden kaybolduğu sahne gibi bir kaç dakika oldu. Sonra seyislerden biri yetişmişti de durdurmuştu Şampiyon’u. Hem korkmuş, hem keyif almıştım. İkinciye deneme fırsatı bulunca bu kez adı Boncuk olan sakin, beyaz bir ata binmiş ve elimde tuttuğum kayışlarla atın karnına gelen ayaklarımı nasıl hareket ettirmem gerektiğini öğrenmiştim. Boncuk’a yarım saat boyunca hışır hışır ormanlar arasında şarkı bile söylemiştim: ‘’Mavi mavi masmavi, gözleri boncuk mavi…’’ Ah keşke fotoğraf makinemi birine vereydim de at üstüne bir fotoğrafımı çekeydi!
İlk günden sonra arada bir gün temel ihtiyaçlarımızı gidermek üzere küçük bir şehir olan Bolu iline inmek dışında bir daha son günlerde bir gezi olacağını, bunun dışında kamp alanındaki aktivitelerin ve sohbetlerin günlerimizi dolduracağını öğrenmek önce canımızı sıkmıştı. Ama sonra her gün farklı bir şeyler çıkmış ki neredeyse her gün birilerine ya da bir şeylere çok güldüğümü yazmışım defterime. Atçılıktan sonra okçuluğu deneme fırsatı bulmuştuk mesela. Kadınların ok atarken hedefi erkeklerden daha rahat netleştirebildiklerini söylemişti hoca. Sonra da sol elimle gerdiğim yayı beğenmiş, on ikiye çok yakın bir yere isabet ettirebildiğim için okçuluğa yeteneğim olduğunu söylemişti. Şimdi düşünüyorum da; çadırlar, atlar, oklar, yaylar derken bir çeşit oba hayatı yaşamışız biz orada. Diyarbakırlı çocuklar fark etseydi bunu kesin güler, bizi de güldürürlerdi. Dicle Tıp’tan gelen birkaç kişilik neşeli bir erkek grubu vardı. Diyarbakır’a dair birkaç yıl sonra başka bir kampta tanıyacağım başka Diyarbakırlı çocuklardan da duyacağım ‘orası sizin bildiğiniz gibi değil’ cümlesini ilk kez onlardan duymuştum sanırım. Sonra yıldız yağmurunun olduğu gece nedenini sormuş, Ömer’le Kamuran’a Diyarbakır’ı sorup onları uzun uzun konuşturmuştum.
Bir öğleden sonra dağcı bir genç adam gelmiş, iki gün boyunca her birimize tek tek ve sabırla ağaca halatlı tırmanış deneyimi yaşatmıştı. Bir gün şişeler, kağıtlar ve bilumum atıklar ile kolaj çalışmaları yapılmış, bir gün oryantring (yön bulma oyunu) oynanmış, bir gün cümbür cemaat kamp alanındaki ağaçların gövdeleri zehirli böceklerden korunsun diye beyaz kirece boyanmıştı. Bir akşam Urfalı arkadaşlar tarafından türküler eşliğinde çiğ köfteler yoğrulmuş, bir gün kamp alanına yerel sanatlar ve eşyalardan oluşan sergiler kurulmuş, bir gün Kastamonu’dan köçekler getirilmiş, bir gün Bolulu teyzelerle birlikte yaptığımız şahane gözlemeler yenmişti.
Hiç bir şey olmadığı zamanlarda ise bol bol tabu oynayarak tanıdık birbirimizi. Özden’in çadır arkadaşı, Mahsun Kırmızıgül taklitleri yapan komik Selin’i mesela; ya da pek çok gruba espri malzemesi olmuş, Urfa’da zabıta olduğunu öğrendiğimiz Fethi’yi ve onun eserekli sevgilisi Şerife’yi… Ya da o kamptan birkaç yıl sonra birbirimizin farklı yerlerde yayınlanmış yazılarını tesadüfen görüp karşılıklı sevindiğimiz edebiyatsever dostum Mehmet Fatih’i…
Bir gün paintball alanı kurulmuştu kamp yerine. Kampta büyük bir Odtülü çoğunluğun olduğunu yazdığım o gün, çadır arkadaşlarım onlardan bir grup ile paintball oynamış ve kalın kamufle giysilerine rağmen kollarına gelen boya mermilerinden çok canları yanmıştı. Yine de oyuna devam etmek istiyor ve katılmam için bana da ısrar ediyorlardı. Ben oyun bile olsa savaşa karşıyım, diye sıvışmaya çalışırken kısa kızıl saçlı bir Odtülü kızın ‘Antimilitarizm öyle olmaz!’ diye beni terslediğini yazmışım defterceğizime. O zamanlar hemen açıp bakacak internetli telefonum olmadığından ‘’Dönünce antimilitarizmin ne olduğunu öğreneceğim’’ diye hırslanmışım bir de! 🙂
Sondan bir önceki gün Safranbolu’ya gitmek üzere yola çıkmış, önce Safranbolu’nun Yörük Köyü’ne uğramıştık. Eskiden Bektaşi Köyü olduğundan köyün içinde hala On İki İmamlar inancını yansıtan ayrıntılar olduğu kalmış aklımda. ‘Sipahi Evi’ denilen sonradan korumaya alınarak müze olmuş bir evi gezmiştik. Avlusundaki büyük çamaşırhanedeki taşlar on iki, evin tavanında bereketi simgeleyen başaklar on iki, duvarlara çizilmiş karanfiller hep on ikiydi. Hz. Ali’nin kendi mezarını taşıdığını simgeleyen bir gravür duruyordu duvarda. Tahtaların kalınlığının bir kaç yüz yıl öncesine kadar zenginlik sembolü olduğunu söylemişti rehberimiz. Osmanlı Devletinin yıkılma döneminde Bektaşi Yörükler köyden kaçınca Sipahioğulları Ailesi alıp sahip çıkmış o eve. Evde bulunan 1932’den kalma kitaplığa dokunmayıp olduğu gibi saklamaları çok hoşuma gitmişti.
Safranbolu Evleri ise 18. Yüzyıldan günümüze kadar kalmış, hatta 1994’te Unesco Dünya Kültür Mirası listesine alınmış bir güzellikti. Bu evlerin harcının yumurta akından, duvarlarının ise keçi kılı ile zeytinyağı karışımından yapıldığı için uzun süre depreme dayanıklı olduğuna inanılırmış. Osmanlı şehzadeleri vakt-i zamanında canları sıkıldıkça gidip Safranbolu’da kalırmış. Yaklaşık iki saat kadar ahşap evler arasında dolaşmış, bembeyaz evlerin birbirini kapatmayan şeker kutusu misali hallerine bayılmıştık. Sonra oranın meşhur İmren Lokumcusu’ndan bol bol safran lokumu almıştık. İlçenin etrafındaki bahçelerde ve köylerde yetişen ve şehre adını veren safran bitkisi için; yaşlıların ‘bir ölüme çaresi yok’ dediğini ve küçücük bir safran tozunun kendi ağırlığının bin katını sarıya boyayabileceğini söylemişlerdi. O yüzden de çok pahalı ve kıymetliydi.
Son günün sabahı gülücükler içinde kahvaltıdan sonra Şemmame (bir halay çeşidi) öğrendiğimi, sonra da halk oyunu eğitmeni olan birkaç liderle horon teptiğimi, ter içinde kaldığımı ama çok eğlendiğimi yazmışım. Akşamına ise etrafında toplandığımız kamp ateşinin başında, tatlı bir gitar sesi eşliğinde, geçmiş 8 günümüzü anlatan slayt gösterisi yapıldığını ve duygulandığımızı not almışım. Ertesi sabah çantalarımızı toplayıp son kez o güzelim ağaçların altında birimizin e-mail adreslerini alıp telefon numaralarını kaydederken kafamdaki koronun bir ağızdan kurduğu ‘iyi ki’li cümleler hala kulaklarımda. Çünkü o yaz imkanım varken oraya gitmesem, muhtemelen yazlıkta yıllardır tanıdığım insanların, yıllardır bildiğim hikayelerini dinleyecek, kendimle kaldıkça da pişmanlık dolu hüzünlere gark olacaktım galiba. Ne ata binecek, ne ok atacak, ne ağaca tırmanacak, ne karanlık odada fotoğraf yıkayacak; ne de bu kadar güzel insanlar tanıyıp hala gülümseten anılar koyabilecektim çantama. Defterimdeki son satırlara göre 17.08.2006’da valizimi otobüsün bagajına yerleştirmiş, koltuğuma oturmuş ve dönüş yoluma eşlik etsin diye mp3 çalarımı açmışım. Sezen Aksu çalmaya başlamış:
‘’Gülümse, hadi gülümse, bulutlar gitsin…’’